dışarısının küçük, sivri dişlileri ve mahmut

mahmut çay içerken her çay bardağına karşılık bir sigara yakar. kahve için de bu geçerlidir. alkol alırsa o kadar çok içer ki bunu, zamanında ecnebilerin mahmut’un ırkına mal ederek söyledikleri söz ancak karşılar. sokakta yürürken illa ki takıp yakar ağzına bir tane, yürüyerek boşa harcadığı zamanı sigara içerek değerlendirir. ve tabi ki her öğünden sonra tıka basa doldurduğu midesinde hem aşırı kalabalıktan hem de öğütülme korkusundan paniğe kapılmış yiyecekleri, üstlerine duman çekerek sakinleştirir. mahmut sigarayı sever. içtiği her sefer ayrı bir ritüeldir. ne kadar çok içerse içsin hepsinin bir sebebi vardır. kederlidir içer, sevinçlidir içer, heyecanlıdır içer, sıkıntılıdır içer, yapacak şeyi yoktur yine içer.

“içeri mi oturmak istersin dışarı mı?” diye sordu merve. aslında yaz-kış dışarıda oturmaya meraklı birisiydi ve mahmut bunu bilecek kadar tanıyordu onu. nezaketen sormuştu ve onun da nezaketen “dışarıda” demesi gerekiyordu belli ki. o da öyle yaptı. nitekim yemekten sonra ve belki de siparişin verilmesiyle yemeklerin masaya ulaşması arasındaki can sıkıcı sürede sigara içecek olması, sigara yasağıyla birlikte dışarıda oturmak için çok geçerli bir sebep haline gelmişti. yine de ona kalsa yemek boyunca içeride oturmayı tercih ederdi.

ne zaman bozulmuştu kimse bilmez ama mahmut’un dışarısıyla arası bir türlü düzelmiyordu. dışarısı ya gözüne güneş ışınlarını sokuyor ya birden sert esmeye başlayıp onu hazırlıksız yakalıyor, ya da etrafta ne kadar haşerat, hayvan varsa üzerine salıyordu. mahmut ‘ev’in ideal şartlarını arıyordu böyle zamanlarda. çünkü mahmut en az sigara kadar evde olmayı da seviyordu.

mahmut nihayet önüne gelen köfteyi büyük bir iştahla yemeğe başlamış, hatta çok kısa bir sürede yarılamış olduğu sırada merve, büyük bir zihinsel mücadele sonucunda sipariş ettiği devasa tabaktaki salatasına ağır ağır döktüğü yağ, sirke ve limona, sadece gözleriyle gramı gramına tartabilecek bir yeteneğe sahipmiş gibi dikkatlice bakıyordu. her birinin miktarı dergilerin ve gazeterin sağlık köşelerinin aracılığıyla duyurulan bilimsel araştırmalar sonucunda  belirlenmişti ve birinin biraz fazla kaçması salata tabağının patlayıp etrafa saçılmasından bile büyük bir felakete yol açabilirdi. ancak bu büyük dikkat ve özen, ağzı tıka basa dolu olduğu için onu dinlemekten başka çaresi kalmamış olan mahmut’a son dedikoduları anlatma fırsatını değerlendirmesine engel olmamıştı. mahmut’a göre ise işin güzel tarafı ağzında yemek olan birinin nezaket kuralları çerçevesinde konuşmasının da beklenmemesiydi. mahmut merve’nin anlattığı, bir çoğunu saniyesinde unutacağı bir çok detayla süslü hikayeleri dinlemekte tecrübeliydi. en azından dinliyormuş gibi yapabiliyor hatta bazen gerçek olmasa bile ilgi gösterip doğru yerde doğru soruları sorabiliyordu. mahmut, merve’nin anlattıklarından çok onun konuşmasını severdi. hatta sigara ve ev rahatlığı kadar vazgeçilmez olmasa da mahmut merve’yi de severdi. tanıdığı diğer kadınlar arasında en çok onu anlayabildiği için sevdiğini söylemek yanlış olur ama en azından yanındayken anlama ihtiyacı duymama rahatlığını gösterebildiği çok az sayıda insandan biriydi. oysa merve en az dışarıda oturmayı sevdiği kadar anlamayı ve anlaşılmayı da seviyordu.

dışarıda hava mevsim normallerinde seyrediyordu. güneşliydi ancak oturdukları yer gölgede kaldığı için bu onları rahatsız etmiyordu. hafif bir esinti ihtiyaç duydukları serinliği yaratıyor ama saç baş dağıtacak kadar abartmıyordu ve şimdilik ortalarda uçan-kaçan, ne kanlarından ne de nihayet masaya ulaşan yemeklerden medet uman canlılar görünmüyordu. mahmut, neredeyse bugün herşeyin iyi gittiğini, ya da en azından kötü giden bir şey olmadığını farkedip, durduk yerde mutlu olması söz konusu bile olmasa da, sıkıntı yaratan bir çok şeyi unutturma ihtimali yaratan ufak bir kıvılcımı alevlendirecekti ki aniden dışarısıyla arasındaki husumetin en büyük aktörüyle göz göze geldi. nasıl da unutturmuştu kendini. oysa şimdi en fazla 50 metre öteden mahmut’un gözlerinin içine bakıyordu. yanında bitivermesi an meselesiydi. mahmut ilk önce gözleriyle kediye gelmemesi gerektiğini anlatmaya çalıştı. kedinin kendi gerçekliğinde ise gereklilikler çok farklıydı; mahmut’un bakışları onun için “o kokusunu aldığın köfteler bende” anlamına geliyordu.

mahmut, kedi yanına büyük bir hevesle ulaşır ulaşmaz onunla konuşmaya başladı: “oğlum git bak! başka adam mı yok? amcaya git amcaya, bak orada. o da et yiyor seversin sen…” sonra dönüp merve’ye “sever değil mi kediler et?” diye sordu. merve beden dilinde tam olarak “evet” anlamına gelmeyen, daha çok “herhalde yaaaniiii” diye sözelleştirilebilecek bir hareketle onu onayladı, bir yandan salatasını ufak ufak yemeğe devam ediyordu. sanki biraz, iş ve özel hayatındaki önemli gelişmelerin aktarımının sekteye uğramasından rahatsız olmuştu. mahmut’un tüm dikkati artık kedinin üzerindeydi, yemeği bile unutmuş kediye laf anlatmaya çalışıyordu. kedi olduğu için laftan anlamayan kedi ise gözlerini dikmiş bakışlarından ve sarfettiği onca miyavdan anlamayan insana, yemeği ona vermesini anlatmaya çalışıyordu. her ikisinin de anlaşılma ısrarı dinecek gibi değildi. mahmut işi kediye tehditler savurmaya kadar ilerletti. “bak kötü olur!” diyerek işaret parmağını kaldırarak bu konuda çok ciddi olduğunu  göstermeye çalıştı.

büyük bir hevesle anlatmaya başladığı dedikoduları sonlandıramayacağını anlayan ve artık salatasını da bitirmiş olan merve nihayet duruma el koymaya karar verdi. mahmut’un diğer yarısını bir çırpıda yediği yarım porsiyon köfte ise eskisi gibi sıcak ve lezzetli olmamasına rahmen hala önünde duruyordu. “ya mahmut allah aşkına bırak da kediyi yemeğini ye. hem bitirirsen belki kedi de vazgeçip gider” dedi ama dağlara taşlara… mahmut belki de son bir aydır merve’nin ondan duyabildiği kadar laftan çok daha fazlasını son on dakikadır bir kediye başka yere gitmesini anlatmak için sarfetmişti ve daha da çabalacağa benziyordu. merve mahmut’un dikkatini çekmek için ondan daha önce kan almak için kullandığı, dolayısıyla yerini çok iyi bildiği erkeklik damarından girmeye karar verdi. “amma korkakmışsın ya. sen bildiğin korkuyorsun kediden işte! Ne oldu, çocukken kediler mi kovaladı seni?” mahmut daha gözünü kediden ayırmadan merve’nin alaycı sorusunun cevabını yapıştırıvermişti bile: “korkmuyorum kızım ben kediden, tedirgin oluyorum sadece. hayvan bu, ne yapacağı belli olmaz!” bunun, ortadoğu ve balkanların verilen en hızlı cevabı olması merve’yi şaşırtmamıştı. belli ki daha önce, daha başka kişilere de aynı cevap verilmişti. mahmut idmanlıydı ama merve’nin de pes etmeye niyeti yoktu. üstelik içinden bir ses  doğru yolda olduğunu söylüyordu. “canımcım, resmen hayvanı lafa tutuyorsun, gitmez tabi. uğraşma şu hayvanla. duruyor orada işte bir şey yaptığı da yok.”

“bak merve, sana yemin ediyorum şuraya onbin kişi beraber gelsek bu kedi gider yine beni bulur. biliyor çünkü rahatsız olduğumu resmen bilerek geliyor hayvan yanıma.”

“ay saçmalama mahmut ya, ne alakası var?”

merve, “inekler ot, kediler et yer” gibi basit ve okul öncesi bir bilgiden bile yoksun arkadaşının kedinin “asıl” niyeti hakkında bu kadar kesin konuşabilmesine şaşırmıştı. bir yandan da şu andaki tablo mahmut’u haklı çıkaran nitelikteydi. merve yine de söz hakkı doğan ancak insan ırkına malum olmamış bir dil konuştuğu için anlaşılamayan hayvanın yerine savunma yapmaktan kendini alıkoyamadı. “ayol ne isteyecek kedi senden köftelerinden başka? seni de sokakta aç bıraksınlar da göreyim!”

“ya kardeşim, ben acıkınca kedilerin yemeklerine mi saldırıyorum? ben onlara saygı duyuyorum, alan bırakıyorum. onlar da bana saygı duysun. bak o zaman hiç problem yaşıyor muyuz.”

merve bu sefer cevap veremedi. mahmut’un söylediklerinde bir yerlerde bir mantık hatası olduğunu sezmişti ama şaşkınlıktan olsa gerek bir türlü bulup da cevabını üretemiyordu. üstelik kedi ön ayaklarıyla mahmut’un sandalyesinin kenarına tutunarak her an kucağa atlama tehdidi yaşatmaya başlamıştı. mahmut sandalyenin öbür kıyısından aşağı düştü düşecek bir halde dengede durmaya çalışırken, çocuk azarlar gibi basbas bağırıyordu. merve hızlı düşünüp kısa süreli de olsa bir çözüm bulmak için mahmut’un tabağındaki köftelerden birini aldığı gibi sokağa doğru fırlattı. ancak bu o kadar seri olmuştu ki kedi uçan köfteyi fark edememiş dolayısıyla peşinden gitmemişti. merve, mahmut’un bakışlarını üzerinde hissettiğinden ona bakmaya cesaret edememiş ve daha bir şey söylemesine fırsat bırakmadan ikinci bir köfteyi kediye kurban etmek yerine uçan köfteyi konduğu yerden alıp koku çengeline kediyi de takarak beş-altı adım öteye bırakmıştı. kedi nihayet istediğine kavuşmuş, büyük bir iştahla köfteyi kemirdiği sırada mahmut dakikalardır oyalandığı muhatabını kaybettiğinden yeniden suskunluğa gömülmüştü. merve acele etmesi gerektiğini biliyordu. çabasının sonuç verdiğini gören kedi her an köfteyi bitirip ikincisi için savaşmaya gelebilirdi.

“tamam anladık ki senin kedilere karşı fobin var. sonuçta bunda mantık aramak da mantıksızlık olur.” dedi merve ve daha önce izledikleri, insanların sıradışı korkularıyla yüzleştirildikleri bir televizyon programına gönderme yaparak devam etti:

“biliyorsun hardaldan, ne bileyim turşudan falan korkan insanlar da var.”

“ya saçmalama merve! hardalı, turşuyu tabağına koyunca yanındaki yemeklere saldırmıyor. ayrıca onların küçük, sivri dişleri de yok!”

mahmut merve’nin suratında belli belirsiz bir gülümseme yarattığının farkına vardığında son cümleyi kurduğuna biraz pişman oldu ama artık çok geç olduğunu biliyordu. merve’nin içinden sanığa istediğini söyletebilmiş bir avukat gururuyla “başka sorum yok sayın hakim” demek geldi ama buna gerek olmadığını o da farketmişti. bundan sonra çok az konuştular. mahmut önündeki soğuk köfteleri göstererek merve’ye “al bunları da ver ona. iştahım kaçtı zaten” deyip garsona da hesabı istediklerini belirten bir işaret yaptı. merve diğer köfteleri de kediye servis ettiğinde mahmut masadan kalkmış gitmeye hazır bekliyordu. kısaca vedalaşıp ayrıldılar.

mahmut eve dönüş yolunda yemek yemiş olduğu halde sigara yakmadı, eve gidene kadar bekledi. eve gider gitmez kendini kanepeye atıp televizyonu açtı. ekranda, küçük sivri dişlilerin sakarlıklar yaptığı komik, kısa vidyolar belirdi. mahmut kısa bir süre hareketsiz kaldı. daha sonra yayın süresinin %90′ında ekranda yeşil renginin hakim olduğu kanala direkt geçiş yaptı. bir sigara yaktı ve uzun uzun içine çekti.

bir baba sporu, uçurtma!

baharın da gelmesiyle birlikte artan ya da tekrar ortaya çıkan faaliyetlerden biri olan uçurtma uçurmak öyle gözüktüğü kadar kolay bir iş değildir. sayılı ihtiyacınızın sadece uçurulmak üzere imal edilmiş bir uçurtma -ki bunu evde kendiniz de yapabilirsiniz- , biraz açık alan ve biraz da rüzgar olduğunu düşünebilirsiniz. ancak hiç bir uçurtma uçurma talimatında yazmayan fakat bu hususta en fazla öneme sahip olan bir şart daha söz konusudur. o da, çevrenizde bir babanın bulunmaması koşuludur.

isviçreli bilim adamlarının eğer bir araştırma yaparlarsa kolaylıkla bulabileceklerini tahmin ettiğim bazı gerçekleri sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu yazacaklarımın özellikle yaşı çoktan gelip geçmiş ancak hala bir uçurtma uçuramamış insanlar için öneminin büyük olduğuna eminim. gözlemlerime göre bu, geleneksel bir olaydır ancak nesilden nesile aktarılan şey, tam olarak uçurtmayı uçurma teknikleri değildir, daha çok tatmin edilememiş uçurtma uçurma isteğidir. şöyle ki:

diyelim ki, ihtiyacınız olan bütün fiziksel ekipmana ve hatta gönlünüzce koşturup uçurtmayı havalandırmaya yetecek hızı muhafaza edebileceğiniz geniş bir alana sahipsiniz. yerler yemyeşil, güneş hem dışınızı hem içinizi ısıtıyor ama rüzgar da eksik olmuyor, yani tam uçurtma havası… sizin için iki farklı senaryodan bahsedebiliriz. bu senaryoların farklılığı yaşınızdan ve muhtemelen o yere birlikte geldiğiniz aile içindeki sıfatınızdan kaynaklanmaktadır. eğer ailenin çocuğu iseniz sizden daha heyecanlı bir babayla başetmeniz gerekecektir ki bu, uçurtmayı uçurmaktan, hem psikolojik hem de fiziksel olarak çok daha yıpratıcı olacaktır.

böyle bir ortamda açıkça gözlemlenebilecek davranış şekilleri şunlardır: baba önce elinde sıkı sıkı tuttuğu uçurtma ve nasıl olsa uçutmanın peşinden gelecek olan çocuğu ile birlikte uygun gördüğü bir konum bulana kadar ağır ağır alanda dolanır ve nihayet durur. bu, çocuğa teorik bilginin verildiği ilk aşamadır. ip nasıl sarılır, ne zaman çekilir, ne zaman salınır gibi sıkıcı bir kaç bir şey söyler, zaten çocuk bunları pek dinlemeyecektir. ancak baba tüm bunları çocuğuna anlatırken, hayatla ilgili en temel öğütleri verirkenki vakur edasını takınır. sanki bir babanın asli görevi uçurtma uçurmayı öğretmektir de o zaman kadar ortaya çıkmamıştır ve fakat artık vakti gelmiştir… babanın bu tavrı çocuğu da yavaş yavaş etkiler. o da giderek bu işin önemini kavramaya başlar ve daha önce aklına pek getirmediği başarısız olma ihtimali ile sarsılır. bu yüzden bir an önce pratiğe geçme isteği içerisindedir. ancak bilmediği şey bu işin zorluğunun babasının ona anlattığından çok daha fazla ve farklı olduğudur.

baba ilk önce tabi ki çocuğuna göstermek için ilk denemeyi yapar. burada önemli olan uçurtmanın gerçekten uçup uçmaması değildir, özellikle babanın uçurtmayı uçurmayı başaramadığı zamanlarda. burada öğrenim sürecinin ikinci, yani gözlem evresine geçildiğini görürüz. çocuk, babasına iyice bakmalı onun tekniğini kapmalıdır. eğer baba başarısız olursa bu çocuğun rüzgarla ilgili öğrenmesi gereken çok önemli şeylere işaret eder, kısacası uçurtma uçmazsa sorun kesin rüzgardadır. çocuk bunun sadece babalar değil herkes için geçerli olduğu yanılgısına düşer ister istemez.

babasının bütün hareketlerini ezberleyecek kadar gözlem yapmaya fırsat bulduktan sonra sıkılıp haliyle kendisi eyeleme geçmek isteyecektir. bu aşamada eğer baba uçurtmayı uçurmayı başarabilmişse, gözünü uçurtmadan ayırmadan koşturup duran bir adam ve onun peşinden koşup yetişmeye çalışan bir çocuk manzarası ortaya çıkar. işte bu, yani uçurtmayı babanın elinden almak ilk gerçek zorluktur.

ve nihayet sıra çocuğa gelir, ve heyecanını gizleyemeyen bu insan yavrusu muhtemelen üstündeki baskının da artmasıyla bir kaç kez hata yapacaktır. uçurtmanın yere indiği her sefer babanın onu ele geçirmesi için yeni bir fırsat yaratır ve her defasında öğrenim sürecinin gözlem aşamasına geri dönülür. çoğu çocuk bu yıldırıcı süreci aşamaz ve pes eder. pes etmeyenleri ise babasından öğreneceği yeni teknikler beklemektedir ancak bu tenikler uçurtmayı uçurmakla değil uçurtmayı kapmakla ilgilidir.

biraz olsun havalandırmayı başaran çocuk ilk bir kaç sefer baba tarafından sözel olarak uyarılır ve eleştirilir. havalanan uçurtmanın yere yaklaştığı her an çevrede büyük panik uyandırır. baba ailesinin geleceği bu uçurtmanın havada kalmasına bağlıymış gibi hemen müdahale eder. ancak gelecek konusunda çok önemli bir yer tutan öğretici misyonunu hatırlayan baba bu sefer bunu doğrudan yapmaz. çocuğun arkasından yaklaşır ve aniden çocuğun elinin hali hazırda tuttuğu ip yumağını çocuğunun eliyle birlikte sıkıca kavrar ve ipi germek ya da salmak artık o an ne gerekiyorsa onu yapar. çocuk o durumda kendini uçurtmanın hiç bir işe yaramayan bir parçası olarak görebilir. gözlerini tekrar uçurtmaya diken ve elini sıkarak acıtan babanın tüm dikkati yine gökyüzünde odaklandığında, çocuğun yapacağı en iyi şey usulca aradan sıyrılmak gibi gözükür. bu davranış çocuğu başarısızlığını kabul etmeye ve muhtemelen sakin ve huzurlu bir şekilde çimlerde oturmuş bir şeyler atıştıran ailenin diğer fertlerinin yanındaki, artık çok daha cezbedici olan yerini almaya iter.

ancak, gerçekten iyi bir iradeye ve güçlü bir inada sahip bir çocuk tüm bu zorlukları aşarak uçurtmayı uçurmayı başaracaktır. yine de bu, bütün engellerin ortadan kalktığı anlamına gelmez. göreceli olarak başarılı bir şekilde uçurma eylemini gerçekleştiren çocuk uçurtmanın kendisine odaklandığı bir sırada elindeki ipin birden gevşediğini farkedebilir. bu, uçurtmanın yeterince yüksekte olmadığını düşünen babanın ipi ortadan yakalayıp müdahale etmesinden kaynaklanan bir ip gevşemesidir ve çocuğu yine etkisiz kılar. bu aşamadan sonra ortaya çıkan durum ve davranış biçimleri çocuk ve baba arasındaki iletişimin özelliklerine bağlı olarak çeşitlilik gösterecektir.

eğer ortamda birden fazla uçurtma ile ilgilenen aile varsa durum aile sınırlarını da aşar ve babaların başka uçurtmalar üzerinden diğer babaların çocuklarına müdahalesine kadar ilerler. düşen ya da bir yere takılan uçurtmalar sanki ilk ele geçirenin olacakmış gibi bir heyecan yaratır ve ortamdaki bütün babaların seferberliği ile kurtarılmaya çalışılır. uçurtmanın kendi fiziksel yapısından ötürü ortaya çıkan bazı denge problemleri, özellikle uçurtma yapımı konusunda iddialı babalar tarafından mercek altına alınır ve çeşitli operayonlardan geçirilir.

artık ortamda uçurtma uçuran sadece babalar kalmıştır. şanslı çocuklar, bir yerden bir top bulabilmiş ve çoktan kendi aralarında takım kurup oynamaya başlamışlardır. kafaları yukarda, kendi iktidarlarının göstergesi olarak uçurdukları uçurtmalarla nihayet başbaşa kalan babalar, gözlerini gökyüzünden yer düzlemine çevirip etraflarına baktıkları an bu durumu farkeder ve çocuklarını, maymun iştahlılıkla suçlamak üzere uçurtmayı bırakıp top oynanan alana doğru ilerlerler ve tabi ki topa nasıl vurulacağı ile ilgili bir kaç şey söylemekten kendilerini alamayacaklardır.

peki ya bu çocuklara daha sonra ne olur? onlar da gün gelir baba olur ve içlerinde kalan tatmin edilememiş uçurtma uçurma isteğini gerçeğe dönüştürmek için, içten içe çocuklarına uçurtma uçurmayı öğretecekleri zamanın gelmesini bekler. nesilden nesile geçen bu spor kendi döngüsünü işte böyle yaratır. eğer çocuğunun elinden uçurtmasını alan bir baba görürseniz bilin ki aslında orada uçurtması elinden alınmış iki çocuk vardır.

BLUE VALENTINE ve diğer filmler

bir film var. ismi blue valentine. hayatımı kararttı. kısaca özetlemek gerekirse, diğer bir çok filmin, ‘…ve sonsuza dek mutlu yaşadılar’ demeye getirilen finallerindeki gibi, dillere destan bir aşkla başlayan, sonrasında evliliğe giden ve nihayetinde boşanma aşamasına varan bir ilişkiyi anlatan bir film bu blue valentine dediğimiz. mahmut’un özetlemesi gerekseydi sanırım -afedersiniz- ‘orospu karı!’ derdi. Neyse oraya geleceğiz. sonuçta daha önce defalarca işlenmiş olmasından mütevellit oldukça sıradan denebilecek bir konusu var. ancak işleniş tarzından olsa gerek hiç bu kadar gerçeğini ve çarpıcı olanını görmemiştim. çarpıcı olmasının en büyük sebebi sanırım karakterlerin kendilerini konuşarak birbirlerine ve dolaylı olarak da tabiki biz seyircilere anlatmaya çalışması yerine gerçek hayattaki gibi bir tıkanma yaşıyor olmaları ve buna rağmen zar zor söyledikleri bir kaç cümlenin, tavır, mimik ve jestlerle beraber beyinlere kazınmaya yetmesi hatta artmasıdır. tabi tam bu noktada oyunculuktan konuşmak gerekir belki. benim bu konuda diyebileceğim tek şey gönlümün ortalama 10 yılda bir verilen oscar’ını başrollerdeki ryan gosling ve michale williams’ın hakettikleri. zamanlaması çok iyi düşünülmüş geriye dönüşler filmi unutulmaz yapan diğer bir öğe. tıpkı o an hissettiğiniz duyguları pekiştiren, istesek de istemesek de tam o zamanda, tam o yerde anılarımızı insafsızca, birden bire, uyarısız canlandıran hafızamız gibi. müziklere de değinmeden edemeyeceğim. filmin müziklerini grizzly bear yapmış ama film müziği olmanın ötesine geçip ‘o aşk’ın müziği olduğunu hissettiren iki parça, eskilerin, artık unutulmuş caz-pop vokal gruplarına ait. tekrar tekrar dinlenilesi, içe oturan cinsten, tabi özellikle filmi izleyenler için.

bu kadar sinema eleştirmenliği yeter. içimdekilerin dışarı çıkması için şimdi biraz psikologluk yapmalıyım. (yazının bundan sonrası filmi izlemeyenler için ciddi sıkıntılara sebep olabilir. 6. his’deki adam ölüymüş gibilerinden şeyler söyleyeceğim çünkü.)

film ‘aşırı derecede sevimli’, küçük bir kızın (frankie) köpeklerinin ortalarda olmadığını babasına haber vermesiyle başlıyor. küçük kızın sabahın köründe köpeği tek başına aramasından ve ev hayvanları için açılmış küçük delikten eve girmesinden, bu sırada da annesinin yatağında, babasının ise salondaki kanepede uyuyor olmasından, bir ilgi-alaka eksikliği, bir kopukluk hissederek ‘bismillah’ diyoruz filme. baba, kalkar kalkmaz ağzına bir sigara takıyor ve film boyunca sinir bozucu bir şekilde, peşi sıra içtiği onlarca sigaranın ilkine tanıklık etmiş oluyoruz. sıra kahvaltıya geldiğinde sürekli işe geç kalmaması gerektiğini tekrar eden, aceleci, stresli bir anne (cindy) ve bir hayli rahat ve çocuğu ile çocuk olmak konusunda oldukça başarılı, çok sevilen -belki anneden de çok- bir baba (dean) görüyoruz.

cindy bir tıp merkezinde doktor-hemşire arası bir iş yaparken dean de bildiğin boyacılık yapıyor. cindy’nin otoyolun kenarında köpeklerinin ölüsünü bulması özellikle dean için giderek kötüye giden olaylar dizisinin ilkini teşkil ediyor. köpeği öldüğünde ağlayan ve hatta eski video kayıtlarını izleyip köpeğini yadeden bu melankolik ve romantik adam, daha çok mesleği ve gündelik ev işleriyle meşgul gözüken, çoğunukla duygusuz bir surat ifadesine sahip cindy’ye tezat bir karakter çiziyor.

geri dönüşlerde ise öncelikle her ikisinin de birbirini tanımazken nasıl hayatlar yaşadıklarına tanık oluyoruz. cindy üniversiteye gidecek olan zeki, çekici bir kızdır. yakışıklı ve sportmen ve kendi gibi başarılı bir erkek arkadaşa sahiptir. ailesi ise cindy’nin ileriki aşk hayatına yön verecek olan, çoğunlukla olumsuz örnekler içeren bir yapıdadır. şöyle ki; bir çok aile içi durumu irdeleyen filmde ilişkiye gerçek hayatta görmezden gelinen kadının gözünden bakılır, ve film onun mutsuzluğunu anlatma çabasındadır. kendini ailesine adamış, kendinden vazgeçmiş, ‘iyi’ geçinmek için kendini harap eden, harap ettikçe de daha çok kenara itilen kadının bu duruma düşmesine en çok da ekonomik olarak erkeğe bağımlı olması ya da toplumsal baskılar neden olur. cindy’nin ailesi de az çok böyle bir ilişkiye örnek teşkil eder. detaylarını bilmesek bile cindy’nin büyükannesiyle yaptığı sohbetlerden birinde ‘onlar gibi olmak istemiyorum’ dediği anne-babasının da -daha çok ‘ezik’ durumdaki anneyi kastettiğini düşünüyorum- bir zamanlar birbirlerine aşık olduklarını, birlikte güzel mutlu günler geçirdiklerini tahmin ettiğini öğreniriz ve bu bizim de tahminimiz olur. ama gelinen noktada sözlü iletişim yok denecek kadar azdır. Annesi babasına saygı ya da sevgiden daha çok korkuyla yaklaşır, bu tavır erkeğin tahamül sınırlarını zorladıkça baskınlaşır ve kadını daha çok korkutur. bu bir kısır döngüdür. cindy kendi evlilik hayatında da aynı kısır döngüye girecektir ancak bu sefer roller farklıdır. cindy babası kadar sabırsız değildir, asık suratlı ve suskun hali onun ‘ya sabır ya sabır’ deyip içine attığını hissettirir. bir sinirlenip bir yumuşaması, yerli yersiz gülümsemesi cindy’nin kendi içindeki gelgitlerin göstergesidir ve bu tavır babasının fevri, sinirli ve baskıcı tavrıyla kıyaslandığında karşı tarafın herşeyin yolunda olduğu inancını sürdürmesine yardımcı olur. cindy’nin ikilemi dean’in, cindy’nin eski sevgillisi bobby’den olan kızı frankie’yi kendi kızı gibi kabullenmesi ve bobby’den dayak yediği halde bunu da sineye çekmesi gibi gösterdiği bir çok fedakarlığa karşı ödemesi gerektiğini hissettiği vefa borcu ile daha da güçlenir. dean’in cindy’ye her seni seviyorum dediğinde cindy karşılık veremediği gibi, hissettiği sadece kendi iç gerilimini arttıran tonlarca ağırlıktır.

cindy aşk konu olduğunda büyükannesine sorar: ‘öylece yok olabiliyorken hislerine nasıl güvenebilirsin?’ filmin ana fikri niteliğini taşıyan bu soruya büyükannenin verdiği cevap ise gayet makuldur: ‘ sanırım bunun yolu ilk önce o hissi bulmaktır. sen iyi bir kızsın cindy, kendime güveniyorum deme hakkına sahipsin.’ der ve aşık olduğu kişinin onun kişiliğine saygı duyan biri olması gerektiğini öğütler. cindy’nin beyaz atlı prensi şekillenmeye başlamıştır. sevgilisi bobby ise bu koşulu pek sağlar nitelikte değildir. bunu en iyi ortaya koyan şey ise cindy’nin bobby ve dean ile sevişmeleri arasındaki farktır. bobby’nin doggy style’ı tercih etmesi ve izni olmadan cindy’nin içine boşalması onun benmerkezciliğini ortaya koyarken dean’in de daha ilk sevişmelerinde cindy’ye oral seks yapması da onun önceliklerinin ve hatta daha sonra yapacağı fedakarlıklarının habercisi gibidir.

dean’in geçmişi için bize çok fazla ipucu verilmiyor. eski sevgililerinden ya da ailesinden birini göremiyoruz. sanki cindy’den öncesi gerçekten de önemsizmiş gibi. tek başına ayakta durmaya çalışan, kafasına göre yaşayan, fazla hırsı olmayan ve ne kadar yorucu olursa olsun işinde bile öncelikle huzur arayan genç dean’in taşımacı olarak çalışırken, iş arkadaşlarıyla sohbet sırasında söyledikleri, hem kendi kişiliğini hem de başına gelecekleri daha filmin başında az çok ortaya koyuyor gibi: ‘bence erkekler kadınlara göre daha duygusal. biz evlendiğimizde tek bir kadına bağlı oluyoruz. bir kadınla tanışıyoruz ve ‘bu kadınla evlenmezsem aptalım’ diyoruz. kadınlar en iyi ihitmali seçiyorlar. evlenirken iyi bir işi var mı diye bakıyorlar. hayatları boyunca beyaz atlı prensi arıyorlar, sonra en iyi ihtimalle evleniyorlar.’ (mahmut’a göre her en çapkın erkeğin bile aşk hayatının başlarında yaşadığı böylesi bir kuyruk acısı varmış, ben onun yalancısıyım.) cindy’nin bobby’i süpermarkette gördükten sonra dean’e söyledikleri, daha doğrusu ağzından kaçırdıkları da hala bir kıyaslama içinde olduğunu ve yaptığı seçimi sorguladığını düşündürür ve dean’in bu sözlerini yıllar sonra doğrular.

dean birlikte vakit geçirdikleri ilk gün cindy’ye evlenmek istemediğini beyan eder, ama cindy’nin böyle bir derdi yoktur çünkü dean için evlilik, cindy için olduğundan çok daha mühim bir iştir bu yüzden evlenmeyeceğini kendine ve başkalarına tekrar tekrar söyleme ihtiyacı hisseder. taşınması sırasında yaşlı walter’in eşyalarını yerleştirirken ilk eline aldığı şey walter ve karısının düğün fotoğrafıdır. dean bu fotoğrafa sevecenlik ve biraz da öykünmeyle bakar. kendisi ne derse desin o sevdiği kadın için herşeyi yapacak biridir, ve içten içe o kadını bulma ümidini besler. bulduğunda da onu asla bırakmayacaktır. dean’in karısı ve kızını kaybetme korkusunun ilk ipucunu bize cindy frankie’yi alıp arabayla iş-okul yoluna düştüğünde, dean’in cindy’ye emniyet kemerini takması konusundaki ısrarından ve yoldan hızla geçen arabalara küfürler yağdırmasından alıyoruz. cindy boşanmak istediğini söyler söylemez dean’in yüzüğünü fırlatıp atması ve 1 dakika geçmeden tekrar çalı çırpı içine girip yüzüğü araması da bu korkunun diğer bir dışavurumu.

geri dönüşlerde frankie’nin yaşını tahmin ederek hesapladığımız geçen zamanın dean’i fiziksel olarak bir hayli değiştirdiğini görüyoruz. elbette ki dökülen biraz saç, bırakılan bıyık, kolormatik gözlükler bir insanı başka biri yapmaz ama tüm bu detaylar sanki uçup giden gençlik enerjisinin yerine gelip üstüne oturan monotonluğun imleri gibidir. aslında dean sıkıcı biri değildir, hatta çocuksudur, kendi küçük ve yeterli dünyasını hayallerle, metaforlarla süsler. cindy bu eğlenceye katılamaz, onu çocuksu değil çocukça bulur. kendinin değil onun hayatını yaşadığını düşündüğü bir başkasının şakaları, görmezden gelinen mutsuzluğuyla dalga geçildiğini düşündürür.

dean’in hayattaki amacı bir anda cindy oluvermiştir ve evlendiğinde de amacına ulaşmış olur. görevini tamamlamış biri gibi davranır. aşık olduğu kadını hayatının merkezine oturttuğunu söyleyemeyiz, onun hayatı cindy’nin etrafında dönmez, kendi bakış açısı ve kendi kararlarıyla hayatını şekillendirir ve hatta cindy’ninkini de. cindy’ye seçmesi için iki otel odası seçeneği sunar ama oraya ya da başka bir yere gitmeyi isteyip istemeğini sormaz. cindy için sorun sadece, dean için tamamlanmış bir amaç oldukça hiç bir yere kıpırdayamamak değil aynı zamanda zaten bütün kararların verilmiş olmasıdır. dean için herşey tamdır, olması gerektiği gibidir, ne eksiktir ne de fazladır. Isteyebileceği tek şey ikinci bir bebektir. belki de tüm bu sahip oldukları o kadar değerlidir ki kaybetmemek için sabit durmaya çalışır; hayatı, öylece durup bir köşeden izlemeyi tercih eder ve ona mümküm olduğunca dokunmaz, ev ve iş hayatında olabildiğince sorumluluk ve riskten uzak yaşamayı tercih etmiştir. cindy otel odasında ona ‘neden bir şey yapmıyorsun?’ diye sorduğunda dean, onun kocası ve frankie’nin babası olmak dışında bir şey yapmak istemediğini söyler. cindy soruyu doğru soramamıştır belki ama alabileceği en iyi cevabı alır. yine de dean cindy’nin onun sosyal statüsünden ya da daha çok para kazanmasından bahsettiğini zanneder. oysa ki o, aşık olduğu adamı aramaktadır.

cindy beyaz atlı prensini buluyor ve onunla evleniyor ama sonrasında yaşadığı hayal kırıklığı beyaz atlı prensinin aslında dean olmadığını farketmesinden dolayı değil, beyaz atlı prensin hiç varolmadığını anlamasındandır. bu yüzden cindy kocasına hep sadık kalmıştır. Bobby’nin süpermarkette ‘sadakatini korudun mu?’ sorusuna hayretle karşılık verir. çalıştığı yerdeki doktorun onu, tayin olduğu yerde görmek istemesini de işinde iyi olduğuna yorar. Işin aslını öğrendiğinde ise bu onu gururlandırmaz aksine başka bir hayal kırıklığı daha yaratır. o bir başkasıyla değil dean ile mutlu olmak, en azından memnun olmak ister ama artık karşısında bir yabancı bulur. kötü bir ruh ya da uzaylı sevdiği adamın bedenini ele geçirmiş gibi artık onunla sevişirken acı çeker ve tek çareyi duyguları seksin içinden alıp onu hayvansı bir eyleme döndürmekte bulur.

sanırım dean’in sevgisinden şüphe eden olmamıştır ama cindy’nin ona hiç bir zaman aşık olmadığı fikrine de katılmıyorum; onunla zorunda kaldığı için evlendiği düşüncesine de. mahmut filmin bir aşka filmi olmadığını, aşk varsa da tek taraflı olduğunu söylüyor. bence film tam olarak aşkı anlatan bir film, tabi aşkların sonsuza kadar sürdüğüne inanmayı tercih edenlerdenseniz o başka. arada bize gösterilmeyen bir şeyler olmuş olmalı ki bu kadın bu kadar değişsin, sevinç gözyaşları içinde verdiği sözlerden dönsün diyeniniz de vardır. bence olup biteni göstermenin en iyi yoluydu bu. çünkü arada ne olduğunu kimse dile getiremez, cindy ve dean bile. cindy’yi bu hale dean getirmiş olsa peki dean’i bu hale kim getirdi diye sorulmayacak mı? kim suçlu? suçlu var mı? dean çaresizce cindy’e ne yapması gerektiğini sorarken kendisi de ayrılmamaları için ne yapması gerektiğini bilemez, cindy zaten daha dayanamadığı şeyin ne olduğunu açıklayamıyordur. işin kötü yani kimsenin neyin ne zaman nerede yanlış gitmeye başladığını bilememesidir. çünkü aşkta sebepler, nedenler sözkonusu değildir. başladığı gibi bir gün biter ve bir şeyleri düzeltmeye çalışmak, bizi aşık olduğumuz insanın ve kendi varoluşumuzla ilgili hassas dengelerle oynamaya iter; bu herşeyi daha kötüye götürebilir.

artık dean ve cindy için üzülmeyeceğim. belki de bu film, aktörlerin de filmle ilgili röportajlarında söyledikleri gibi bir çiftin hayatındaki çok kötü iki gündür sadece ve bir dönüm noktasına işaret eder. kim bilir belki de dean’in evi terketmeden önce sarılmaları bize biraz umut verebilir ve nihayet dean’in cindy’ye ihtiyacı olan alanı en azından bir süreliğine vermesi bundan sonraki ilişkileri için atılan iyi bir adımdır. ya da sadece bitmiştir ve ayrılırlar.

*****

5 gündür başka film izleyemiyorum. blue valentine’i ise 5 kere izledim.

’1, 2, 3, tıp!’ bile zor oyundur

küçüklüğümden beri 5 duyu organımdan birini kaybetmek zorunda kalsam hangisini gözden çıkarırım diye düşünürüm. gözlerim yapabildiğim ve yapmayı sevdiğim bir çok şeyin olmazsa olmazı ve bu yüzden de önemi hayati olmaktan da fazla. dokunma duyusundan yoksun bir yaşamı düşünmek bile çok zor. çoğu insanın bu soruya vereceği ilk yanıt olan koku ise benim için biraz fazla değerli; hayatın yaşanılası detayları kokular, hatıralarla çok acayip bir ilişkisi var ve çok belirleyici. tat da keza… işitmekten vazgeçmek müzikten mahrum kalmak demek, dans etmekten, ritimden, melodiden. belki konuşmaktan vazgeçebilirim diye düşünürdüm. hayattan alacaklarımdan vazgeçememiştim ama vereceklerimden kısabilirdim. derkeeen… sesim kısıldı, hiç bir şey diyemez oldum.

basit bir soğuk algınlığı olarak düşündüğüm kırıklık, öksürük bir hafta boyunca şiddetini arttırarak devam etti. mahmut’un beni bir kez daha salak olarak değerlendirmesine neden olan ilaç almaya karşı olan direncim yüzünden de bu hale gelmiş olabilirim. Ama artık yapacak bir şey yok; kırıklık, halsizlik, öksürük aksırık hepsi geçti gitti ama beraberinde sesimi de götürdü. kendimi gerizekalı gibi hissetmeme neden olacak şekilde konuşabiliyorum ancak. cümleye başlıyorum, ancak ilk iki kelimesini söyleyebilmişken -tabi o da kısa kelimelerse- sesim birden kesiliyor. ben dudaklarımı oynatmaya nefesimi dışarı vermeye devam ediyorum ama ses tellerim kendi üzerine düşeni bir türlü yapmıyor. sonuç, ıkınarak çıkartıldığı her hallerinden belli, aralarında uzun boşluklar olan ve genellikle tek başlarınayken anlamsızlaşan kesik kesik bir kaç kelime… bu şekilde bırak kendimi ifade etmeyi, derdimi anlatmam dahi imkansız.

bu dert anlatmak da yabancı dil için kullanılan bir seviye göstergesidir. temel ihtiyaçlarını giderip yaban ellerde açlıktan, susuzluktan ölmemeyi başaracak kadar yabancı dil konuşanlara derdini anlatabiliyor denir. beynimin yabancı dil konuşulduğu sırada aktif olan tarafında bir problem olduğuna inandığım için anadilimden gayrı bir lisandan yıllar önce vazgeçmiş olan biriyim. ancak derdimi anlatacak kadar konuşabiliyor olmak da anadilleri benim için yabancı dil olan insanların yaşadığı ülkelerde hayatta kalabilmeme yetmedi. anladım ki benim derdim sadece yemeden içmeden ibaret değil. muhabbet etmek, anlamak, anlaşılmak, kendimi, düşüncelerimi, duygularımı bir şekilde ifade etmek de en az onlar kadar hayatiymiş benim için.

yalnız bu ses sorunu en iyi bildiğin lisanı konuştuğunda da çözülmüyor. hiç bir yerde, hiç bir şekilde sesinin çıkmaması çok acayipmiş. varlığım resmen tehlikeye girdi. bir şey diyecek olduğumda insanların dikkatini çekmek için girmediğim şekil, yapmadığım şebeklik kalmadı. çektiğim dikkatin devamını sağlamak ise, konuşmayı olması gerekenin en az iki katı sürede yaptığım için baya zor oluyor. onlardan önce ben vazgeçiyorum zaten.

yaklaşık 4 gündür bu durumun içindeyim. çok uzun bir süre sayılmaz. ama daha şimdiden içim şişti. tevekkeli değil uzun zamanındır yazmadığım benimmahmut’a geri döndüm. bu sorun daha uzun süre devam ederse bir kitaba imza atabileceğime kanaat getirdim. konuşuyor olmak da yetmez belki ama anlaşılıyor olmak çok rahatlacıymış. yazarların bu konuda ya kendilerinden ya da çevrelerinden kaynaklı bir sorun yaşadıklarını ve bu rahatlığa kavuşmak için yazdıklarını düşünmeye başladım. kendini ifade edememenin yarattığı iç gerilim söyleyecek sözü olan insanlar için bir hayli fazla olmalı. ben bile motivasyonum olduğu için ya da heveslendiğim için değil ama çaresiz olduğum için yazmaya karşı dayanılmaz bir itki duymaya başladım.

Descartes ‘düşünüyorum, öyleyse varım’ demiş. soruyorum kendisine, varlığını sadece düşündüklerine bağlıyorsa neden bu düşüncesini de düşünce olarak bırakmamış? yoksa bırakamamış mı?

İyi Ki Yaş(lan)ıyorsun Mahmut!

Geçenlerde Mahmut’un doğum gününü kutladık. Doğumgünü başlı başına bela bir gündür. Kutlasan dert olur kutlamasan başka dert. Bir de Facebook çıktı çıkalı hatırlanınca sevinilen bir şey de olmuyor artık. Bunlar aslında Mahmut’tan çok benim dertlerim. Onun derdi ise doğduğu günün bilmem kaçıncı yıldönümünü nasıl geçireceği değil, artık büyümeyi geçip yaşlanmaya başlamasının sayısal olarak resmileşmesiydi. Biraz dertleştik. Mahmut sık sık dertleşmez ama bugünlerde ağzından düşürmediği bir laf var: ‘eee yaşlandık artık!’. Sordum, o da anlattı. Düşündürücüydü doğrusu.

Hani bir laf var ya, ‘insan hissettiği yaştadır’ diye. Hah işte o lafı söylüyorsanız ya da birileri size söylüyorsa o zaman yaşlandınız demektir. ‘Kadın şarap gibidir, yıllandıkça güzelleşir’, ‘her yaşın ayrı güzelliği vardır’, ‘insan hissettiği yaşatadır’ gibi bir çok laf var ve aslında hepsinin amacı; insanın, yaşladığında ya da yaşlanmanın getirdiklerinden rahatsız olmaya başladığında kendini teselli etmek. Ve bunu genel kanıya da kabul ettirmek için, önceden uydurulmuş ve herkesin bir gün kullanmaya gerek duymasından dolayı da gerçekten genelleşen, herkes tarafından bilindiği için doğruymuş gibi bir sanı yaratan bu laflar kullanılır. Hepsi palavra. Dedem derdi, ‘kaç senedir yaşlıyım ama yaşlılığın bir güzelliğini bulamadım’ diye.

Hissetmek, bakış açısı, hayatın tadını çıkarmak, yaşam tarzı falan bunlar belki şu hissedilen yaşı küçültebilir gerçekten de ama önüne geçilemeyen bazı şeyler var ve yaşlılığı ortaya çıkartan şey de zaten değişen onca şeye karşın insanın kendini yaşlanmış gibi hissedememesinde. Beyin aynı beyin. 20′sinde nasıl işliyorsa 60′ında da öyle işliyor çoğu zaman. Etraftaki herşey ve hatta tepesinde durduğu vücut bile değişmiş olabilir, bu onun sorunu değil. Bir nokta var, büyümekle yaşlanmak arasındaki tek bir görünmez nokta. O noktadan önce oturtmaya çalıştığı her şey o noktadan sonra aleyhine işliyor.

Ha bir de işin gözle görülür kısmı var ve görülebildiği için de çok daha acı koyuyor. Bilmediğim, yaşamadığım bir konudan örnek vermem belki yersiz olacak ama yapmak istediğin, eskiden de yaptığın şeyleri hala istemene rağmen yapamıyor olmayı, kendini düşünürken kafanda yarattığın imgeye kırışıklıkların, sarkıklıkların dahil olamamasını, ait olduğunu düşündüğünden farklı bir bedene sahip olmak bağlamında eşcinselliğe benzetiyorum. Bu açıdan bakıldığında cinsiyet değiştirme ametliyatlarının, yüz gerdirme, gıdı toplama, kaş kaldırma operasyonlarından çok farkı kalmıyor. İçten içe biliyoruz ki sahip olduğumuz tek şey bedenimiz, ve onun da gözümüzün önünde giderek buruşup, yumuşuyor olması, işleyişinin ciddi ciddi aksamaya başlaması kabullenilmesi en zor şeylerden biri aslında. Aynaya bakıp objektif olmaya çalışarak beğenide ya da yergide bulunuyoruz, bizden ayrı bir şeymiş gibi, istemediğimiz bir mahallede oturmaya zorlanıyormuşuz gibi hissediyoruz bazen, sevmediğimiz bir işte çalışıyormuşuz gibi ya da…

Sadece varlığımızın koşulu değil, varlığımızın ta kendisi olan lakin neredeyse hiç bir zaman olduğu yaşta hissetmeyi başaramadığımız bedenimizle yine aynı seviyede buluşmak, bedenin imajdan başka bir şey olmadığı bu çağda oldukça zor. Ama bunu sadece kabullenmek de işe yaramaz, onunla tekrar aynı ‘şey’ olmalı insan. Oturup bunları düşünecek kadar vakti olmamalı mesela, çıkıp dışarı bir şeyler yapmalı, zihniyle beraber bedenini de kullanmalı. Ama olmuyor işte, boşa gidiyor koca beden…

(Bu yazdıklarım aslında Mahmut’un düşünceleri, sadece ben kendi kelimelerimle aktardım ama onu anladığımı ve ona hak verdiğimi bilmesini isterim. İyi ki varsın(!) lan!)

Dünya’m Yıkıldı!!!

Siz hiç Danimarka’nın yukarıdan ne kadar da patch-work olduğuna dikkat ettiniz mi? Peki ya okyanusta sadece kıyılarında yaşama imkan veren, küçücük adaları gördünüz mü? New York’un 3 boyutlu gökdelenleri arasından süzülerek bir turladınız mı? Arabistan çöllerinde her yöne 360 derece, kum tanelerine varana kadar, etrafı seyrettiniz mi? Cevabınız hayır ise, ‘aç kardeşim Google Earth’ü, bak’ derdim. Derdim ama derdim var, diyemiyorum.

Seyahat edemeyen züğürtlerin tesellisi, yol bilmeyenlerin rehberi Google Earth’ü gün itibariyle açmaya çalıştığımda bakınız, aşağıdaki manzara ile karşılaştım: Ortada ne Dünya var ne bir şey, sadece uzaktaki yıldızlar… ‘Acaba’ diye düşündüm ‘uzayda yolunu mu kaybetti?’. Dedim ‘şuna bir komut vereyim de kendine gelsin, haddini bilsin’. Yazdım sağ taraftaki arama çubuğuna ‘earth’ diye. Arasın bulsun kardeşim, işi ne? Kımıldamadı bile. Dedim ki bu sefer ‘bu işin içinde bir iş var’. Sonradan öğrendim, Google sansürlenmiş mi, yasaklanmış mı ne?! Yok daha neler! Bazıları Youtube’un da sansürlendiğini söylüyordu da ben inanmamıştım, demek doğruymuş, demek ki aylardır suç işliyormuşum. Allahtan biri RTE’nin ‘benim memurum işini bilir’ dediğini söyledi de rahatladım. Yok pardon, onu o dememişti. Demiş ki ‘ben giriyorum, siz de girin’. Kafam iyice karıştı. Tamam Youtube’u hallettik de bu Google yasakları nereye kadar? Nedenleriyle ilgili bir yığın şey söylenmiş, yazılmış, çizilmiş. Şahsen işin aslının söylenenlerden ibaret olduğundan şüpheliyim. Nitekim ortada açıklanamayacak kadar büyük bir saçmalık var!

Çocukken üzerinde Dünya haritası olan bir kürem vardı. Döndürüp döndürüp, gözlerimiz kapalı, parmağımızı şak diye koyardık üstüne sonra da ‘aha, işte ben buraya gideceğim!’ derdik. Ne oldu, gidebildik mi? Yok ama sandık ki o bize geldi. Teknoloji ilerledi, internet aldı başını gitti, bazı şeyler zorunluluktan değil ama zevklerimizden dolayı ayrılmaz bir parçamız oldu çıktı. E şimdi bu çağda, bu zamanda Google Earth’ü açıp da Dünya’yı görememek, aynaya bakıp da kendini görememek gibi bir şey. Bir çok kişinin bana özgü bir salaklık mıdır bilmiyorum ama ‘Google Earth yasaklanmış lan!’ gibi değil de ‘Dünya gitmiş lan!’ gibi bir tepki verdiğini ya da vereceğini düşünüyorum. Dolayısıyla aldığım bu ekran görüntüsünü de bu durum için oldukça manidar buluyorum. Çünkü o ya da bu şekilde elimizden alınanların, yasaklananların boyutu bir gün buna varabilir. E peki sen, ben buna karşı ne yapabiliriz? Valla hiç bir fikrim yok! Fikri olan aradım, o da yok!

Metalcilik zor zanaat -2

Bir önceki yazımda geçen hafta iştirak ettiğim metal müzik festivalinde sahne alan gruplardan biraz bahsetmiştim. Bu sefer metal müzik dinleyicisi olmanın zorluklarından bahsetmek istiyorum ki bunlar bu gibi etkinliklerde çok daha bariz olarak vuku bulur ve hissedilir. Tabi bunları hissetmek için ön koşul biraz yaşlanmış olmaktır (insanın kendini hissettiği yaş ve/veya kondisyonu baz alındığından belirli bir sayısal aralık veremeyiz). Nitekim bu zorlukları yaratan şartlar, bedensel bazı özelliklerin yaş ilerledikçe körelmesi ya da bazı uyarıcalara karşı tahamül sınırının nispeten düşmesi ile ortaya çıkar.

Kafa sallamak:

Konserin büyük bir genelinde Güven Erkin Erkal modunda, kimi zaman arkadaşlarımla fikir, beğeni ve eleştiri teatisi yaparak, kimi zaman elimle ve kafamla mütevazi hareketlerle ritim tutarak ve gerekli yerlerde alkışlayarak zamanımı geçirdim. Kafa sallamak, pogo yapmak gibi metalci gençlik arasında sevilen aktivitelerden sonrasında çekeceklerimi düşünerek uzak durdum. Ancak talihsiz bir şuur kaybı sonucunda, tüm festival boyunca ağırlığını ve vakurluğunu koruyan ben, çok değil festivalden bir iki gün sonra, tam da festivalin verdiği şevk ve heyecanla, ev ortamında çalınan Du Hast parçası eşliğinde malum kafa hareketlerini yapmış bulundum. Ertesi gün hareketlerimdeki kısıtlılığı farkedenlere ne olduğunu açıklarken biraz utanmadım değil. Annemin çok renkli bir şeyi giymeye çekindiği sırada hissettiklerini hissettim. Hem biraz yaşımdan, hem de biraz başımdan utandım. Ama asıl problem kafa sallamanın verdiği zevkin ertesi günlerde çektiğim acıya karşılık gelememesiydi. ‘Ne gereği vardı şimdi’ diye düşününce artık olgunlaştığımı(!) anladım. Gençliğimi yavaş yavaş geride bırakıyordum. Alkol de olmasa bana yetişebilecek fırsatı neredeyse hiç olmayacaktı.

Ter kokusu:

İtiraf ediyorum, lise zamanlarımda tam 1 ay boyunca yıkanmadığım olmuştu. Deodorantı yeni keşfettiğim zamanlardı ve onunla yıkanmadan uzun süre idare edebileceğim kanısındaydım. Hem ses, hem görüntüsüyle ‘ben buradayım!’ demeye çalışan milyonlarca ergenden sadece biriydim ve belki de sadece bu varoluş kavgama bir algılanma ve farkedilme alanı daha eklemiştim: koku! Yıkanmamamın metalciliğimle bir alakası olduğunu sanmıyorum. Ancak festival sırasında ön sıralardaki arkadaşlarımı büyük badireler sonunda (bkz: metalci çirkin kızlar) bulduktan sonra edindiğim 10′ a 10, 100cm² lik alanda hissettiğim şey tam olarak şuydu: 4 bir yanımı saran devasa lahmacunlar! Ayrıca bu lahmacunlar yanlardan baskı yaptıkları gibi boyları da uzun olduğundan kafamın üstünde birleşerek nefes alma şansımı hepten yokediyordu. Lahmacunların sevdiği şarkı başladığı zaman benim de zıplamamam gibi bir seçeneğim yoktu. Lavaş arasındaki kebap gibi hep birlikte hareket etmek zorundaydık. Kollarımızı iki yanımıza aldığımızda haddimizden fazla yer kaplayacağımız ve buna izin verilmeyeceği için eller kollar sürekli havadaydı ve bu da yaşadığım buhranı daha da artırıyordu. Eve geldiğimde gençleri bu konuda uyarma ihtiyacı hissettim ve facebook sayesinde dünyaya açılarak yıkanmamanın ve kötü kokmanın metalciliğin olmazsa olmaz kriterlerinden sayılmadığını duyurdum. Sabahın köründe alana gelip güneşin altında saatlerce bekleyen onca insana haksızlık etmek istemem, bir çoğunun da hormonları tavan yapmış olmanın verdiği çaresizliği yaşadığını biliyorum. Yine de hatırlatmakta fayda görüyorum: Deodorant diye bir şey var!

Siyah giymek:

Siyah giymeyen nadir insanlardan biriydim sanırım. Giymedim çünkü artık günlük hayatımda özellikle yaz aylarında tercih ettiğim bir renk değil siyah. Ayrıca evde Slayer ya da Metallica dinlerken de üstümdeki beyaz gömleği çıkartıp siyah tişört giydiğim de hiç olmadı. Zamanında siyah giymenin, dazlak olmanın, zincir takmanın, yırtık ve dar ya da üstümden düştü düşecek pantolonlar giyip dolaşmanın ayrıcalığını yaşadım. Bu zorunlulukları yerine çok getirmesem de insanı ne olmaya zorladığını ve nasıl hissettirdiğini de biliyorum. Bir günlüğüne tekrar böyle hissetmek isteyebilirdim ama istemedim. Gittiğim yer kıyafet balosu olsaydı o başka…

Metalci çirkin kızlar:

Ter kokusu bölümünde bahsettiğim, öndeki arkadaşlarımı bulmaya çalışırken yaşadığım badirelerin başrollerinde işte bu metalci çirkin kızlar oynuyor. O kalabalığın arasında hareket etmek fiziksel olarak zor olduğu gibi psikolojik olarak da yıpratıcı olabiliyor. ‘Pardon, afedersiniz’ diye diye kendime yol açmaya çalışırken birden bir kız kolumdan tutup ‘hop dur bakalım, sen şöyle geri zıpla’ dedi. Belli ki bulunduğu konumda olmak için erken gelmiş saatlerce beklemiş bir metal severdi. Ancak ‘ben burada durmayacağım zaten arkadaşlarımı arıyorum, onları bulmam lazım’ demem de kar etmedi. Bu sırada tuttuğu kolumu acıtmaya başlamıştı bile. Hayatımda sanırım ilk defa birine ‘yaşın kadar konuş’ diyesim geldi. Onun gözünde en azından siyah giymediğim ve 6 saat öncesinden oraya gelip yer kapmadığım için zaten orada durmayı haketmiyordum. Benim elimde olan tek şey ise yaşımdı. Ama tabi ki bunu demedim, aynı müziği dinlemek için bir araya gelen insanların birbirine yaptığı bu muamele bana çirkin geldiği için onun yerine ‘ne kadar çirkinsin!’ dedim. Açtı ağzını yumdu gözünü. Yanında sevgilisi olmasaydı ya o bana ya ben ona girişirdik (sevgilinin sakinleştirici etkisi + sevgilinin caydırıcı etkisi). Orada durmam, arkadaşlarımı bulmama gereçekten bir fayda sağlamayacağı için olabildiğince hızla uzaklaştım. Bu sefer yine yanlarından geçip gitmek istediğim iki kız ‘ama biz yerimizi vermek istemiyoruuuz’ diye mızırdandılar. ‘Tamam verme’ dedim sanki verecek yer vardı… Onları da atlatıp en sonunda arkadaşlarımın ve lahmacunların yanlarına ulaştım.

Sonuç olarak diyeceğim şu ki, metalcilik yaz günü siyah giyip, konser alanının kapıları açılmadan oraya gidip, güneşin altında bira içerek beklemek, pastırma gibi kokup lahmacun kokusunu almamak, ölümüne kafa salayıp ertesi gün hiç bir şey olmamış gibi yapabilmek  ve çirkef metalci kızlara yeri geldiğinde kafa tutabilmeyi gerektiriyor. bütün bunlar ise gençliğin getirdiği enerji ve heyecanla olacak işler. Ha yaşın 30′u geçti diye o müziği dinlemeyeceksin, konsere gitmeyeceksin diye bir şey yok. Sen de dünya düzenine uymuşsundur, bir işin, düzenli maaşın vardır. Okulunu bitirip hemen işe girmiş şimdiye kadar çoktan terfi almışsındır, bastırırsın parayı, sahne önünde şahane bir kokteyl ortamı var, git kardeşim oraya babalar gibi adamların gözünün içine baka baka dinle!

Saygılar…