mahmut çay içerken her çay bardağına karşılık bir sigara yakar. kahve için de bu geçerlidir. alkol alırsa o kadar çok içer ki bunu, zamanında ecnebilerin mahmut’un ırkına mal ederek söyledikleri söz ancak karşılar. sokakta yürürken illa ki takıp yakar ağzına bir tane, yürüyerek boşa harcadığı zamanı sigara içerek değerlendirir. ve tabi ki her öğünden sonra tıka basa doldurduğu midesinde hem aşırı kalabalıktan hem de öğütülme korkusundan paniğe kapılmış yiyecekleri, üstlerine duman çekerek sakinleştirir. mahmut sigarayı sever. içtiği her sefer ayrı bir ritüeldir. ne kadar çok içerse içsin hepsinin bir sebebi vardır. kederlidir içer, sevinçlidir içer, heyecanlıdır içer, sıkıntılıdır içer, yapacak şeyi yoktur yine içer.
“içeri mi oturmak istersin dışarı mı?” diye sordu merve. aslında yaz-kış dışarıda oturmaya meraklı birisiydi ve mahmut bunu bilecek kadar tanıyordu onu. nezaketen sormuştu ve onun da nezaketen “dışarıda” demesi gerekiyordu belli ki. o da öyle yaptı. nitekim yemekten sonra ve belki de siparişin verilmesiyle yemeklerin masaya ulaşması arasındaki can sıkıcı sürede sigara içecek olması, sigara yasağıyla birlikte dışarıda oturmak için çok geçerli bir sebep haline gelmişti. yine de ona kalsa yemek boyunca içeride oturmayı tercih ederdi.
ne zaman bozulmuştu kimse bilmez ama mahmut’un dışarısıyla arası bir türlü düzelmiyordu. dışarısı ya gözüne güneş ışınlarını sokuyor ya birden sert esmeye başlayıp onu hazırlıksız yakalıyor, ya da etrafta ne kadar haşerat, hayvan varsa üzerine salıyordu. mahmut ‘ev’in ideal şartlarını arıyordu böyle zamanlarda. çünkü mahmut en az sigara kadar evde olmayı da seviyordu.
mahmut nihayet önüne gelen köfteyi büyük bir iştahla yemeğe başlamış, hatta çok kısa bir sürede yarılamış olduğu sırada merve, büyük bir zihinsel mücadele sonucunda sipariş ettiği devasa tabaktaki salatasına ağır ağır döktüğü yağ, sirke ve limona, sadece gözleriyle gramı gramına tartabilecek bir yeteneğe sahipmiş gibi dikkatlice bakıyordu. her birinin miktarı dergilerin ve gazeterin sağlık köşelerinin aracılığıyla duyurulan bilimsel araştırmalar sonucunda belirlenmişti ve birinin biraz fazla kaçması salata tabağının patlayıp etrafa saçılmasından bile büyük bir felakete yol açabilirdi. ancak bu büyük dikkat ve özen, ağzı tıka basa dolu olduğu için onu dinlemekten başka çaresi kalmamış olan mahmut’a son dedikoduları anlatma fırsatını değerlendirmesine engel olmamıştı. mahmut’a göre ise işin güzel tarafı ağzında yemek olan birinin nezaket kuralları çerçevesinde konuşmasının da beklenmemesiydi. mahmut merve’nin anlattığı, bir çoğunu saniyesinde unutacağı bir çok detayla süslü hikayeleri dinlemekte tecrübeliydi. en azından dinliyormuş gibi yapabiliyor hatta bazen gerçek olmasa bile ilgi gösterip doğru yerde doğru soruları sorabiliyordu. mahmut, merve’nin anlattıklarından çok onun konuşmasını severdi. hatta sigara ve ev rahatlığı kadar vazgeçilmez olmasa da mahmut merve’yi de severdi. tanıdığı diğer kadınlar arasında en çok onu anlayabildiği için sevdiğini söylemek yanlış olur ama en azından yanındayken anlama ihtiyacı duymama rahatlığını gösterebildiği çok az sayıda insandan biriydi. oysa merve en az dışarıda oturmayı sevdiği kadar anlamayı ve anlaşılmayı da seviyordu.
dışarıda hava mevsim normallerinde seyrediyordu. güneşliydi ancak oturdukları yer gölgede kaldığı için bu onları rahatsız etmiyordu. hafif bir esinti ihtiyaç duydukları serinliği yaratıyor ama saç baş dağıtacak kadar abartmıyordu ve şimdilik ortalarda uçan-kaçan, ne kanlarından ne de nihayet masaya ulaşan yemeklerden medet uman canlılar görünmüyordu. mahmut, neredeyse bugün herşeyin iyi gittiğini, ya da en azından kötü giden bir şey olmadığını farkedip, durduk yerde mutlu olması söz konusu bile olmasa da, sıkıntı yaratan bir çok şeyi unutturma ihtimali yaratan ufak bir kıvılcımı alevlendirecekti ki aniden dışarısıyla arasındaki husumetin en büyük aktörüyle göz göze geldi. nasıl da unutturmuştu kendini. oysa şimdi en fazla 50 metre öteden mahmut’un gözlerinin içine bakıyordu. yanında bitivermesi an meselesiydi. mahmut ilk önce gözleriyle kediye gelmemesi gerektiğini anlatmaya çalıştı. kedinin kendi gerçekliğinde ise gereklilikler çok farklıydı; mahmut’un bakışları onun için “o kokusunu aldığın köfteler bende” anlamına geliyordu.
mahmut, kedi yanına büyük bir hevesle ulaşır ulaşmaz onunla konuşmaya başladı: “oğlum git bak! başka adam mı yok? amcaya git amcaya, bak orada. o da et yiyor seversin sen…” sonra dönüp merve’ye “sever değil mi kediler et?” diye sordu. merve beden dilinde tam olarak “evet” anlamına gelmeyen, daha çok “herhalde yaaaniiii” diye sözelleştirilebilecek bir hareketle onu onayladı, bir yandan salatasını ufak ufak yemeğe devam ediyordu. sanki biraz, iş ve özel hayatındaki önemli gelişmelerin aktarımının sekteye uğramasından rahatsız olmuştu. mahmut’un tüm dikkati artık kedinin üzerindeydi, yemeği bile unutmuş kediye laf anlatmaya çalışıyordu. kedi olduğu için laftan anlamayan kedi ise gözlerini dikmiş bakışlarından ve sarfettiği onca miyavdan anlamayan insana, yemeği ona vermesini anlatmaya çalışıyordu. her ikisinin de anlaşılma ısrarı dinecek gibi değildi. mahmut işi kediye tehditler savurmaya kadar ilerletti. “bak kötü olur!” diyerek işaret parmağını kaldırarak bu konuda çok ciddi olduğunu göstermeye çalıştı.
büyük bir hevesle anlatmaya başladığı dedikoduları sonlandıramayacağını anlayan ve artık salatasını da bitirmiş olan merve nihayet duruma el koymaya karar verdi. mahmut’un diğer yarısını bir çırpıda yediği yarım porsiyon köfte ise eskisi gibi sıcak ve lezzetli olmamasına rahmen hala önünde duruyordu. “ya mahmut allah aşkına bırak da kediyi yemeğini ye. hem bitirirsen belki kedi de vazgeçip gider” dedi ama dağlara taşlara… mahmut belki de son bir aydır merve’nin ondan duyabildiği kadar laftan çok daha fazlasını son on dakikadır bir kediye başka yere gitmesini anlatmak için sarfetmişti ve daha da çabalacağa benziyordu. merve mahmut’un dikkatini çekmek için ondan daha önce kan almak için kullandığı, dolayısıyla yerini çok iyi bildiği erkeklik damarından girmeye karar verdi. “amma korkakmışsın ya. sen bildiğin korkuyorsun kediden işte! Ne oldu, çocukken kediler mi kovaladı seni?” mahmut daha gözünü kediden ayırmadan merve’nin alaycı sorusunun cevabını yapıştırıvermişti bile: “korkmuyorum kızım ben kediden, tedirgin oluyorum sadece. hayvan bu, ne yapacağı belli olmaz!” bunun, ortadoğu ve balkanların verilen en hızlı cevabı olması merve’yi şaşırtmamıştı. belli ki daha önce, daha başka kişilere de aynı cevap verilmişti. mahmut idmanlıydı ama merve’nin de pes etmeye niyeti yoktu. üstelik içinden bir ses doğru yolda olduğunu söylüyordu. “canımcım, resmen hayvanı lafa tutuyorsun, gitmez tabi. uğraşma şu hayvanla. duruyor orada işte bir şey yaptığı da yok.”
“bak merve, sana yemin ediyorum şuraya onbin kişi beraber gelsek bu kedi gider yine beni bulur. biliyor çünkü rahatsız olduğumu resmen bilerek geliyor hayvan yanıma.”
“ay saçmalama mahmut ya, ne alakası var?”
merve, “inekler ot, kediler et yer” gibi basit ve okul öncesi bir bilgiden bile yoksun arkadaşının kedinin “asıl” niyeti hakkında bu kadar kesin konuşabilmesine şaşırmıştı. bir yandan da şu andaki tablo mahmut’u haklı çıkaran nitelikteydi. merve yine de söz hakkı doğan ancak insan ırkına malum olmamış bir dil konuştuğu için anlaşılamayan hayvanın yerine savunma yapmaktan kendini alıkoyamadı. “ayol ne isteyecek kedi senden köftelerinden başka? seni de sokakta aç bıraksınlar da göreyim!”
“ya kardeşim, ben acıkınca kedilerin yemeklerine mi saldırıyorum? ben onlara saygı duyuyorum, alan bırakıyorum. onlar da bana saygı duysun. bak o zaman hiç problem yaşıyor muyuz.”
merve bu sefer cevap veremedi. mahmut’un söylediklerinde bir yerlerde bir mantık hatası olduğunu sezmişti ama şaşkınlıktan olsa gerek bir türlü bulup da cevabını üretemiyordu. üstelik kedi ön ayaklarıyla mahmut’un sandalyesinin kenarına tutunarak her an kucağa atlama tehdidi yaşatmaya başlamıştı. mahmut sandalyenin öbür kıyısından aşağı düştü düşecek bir halde dengede durmaya çalışırken, çocuk azarlar gibi basbas bağırıyordu. merve hızlı düşünüp kısa süreli de olsa bir çözüm bulmak için mahmut’un tabağındaki köftelerden birini aldığı gibi sokağa doğru fırlattı. ancak bu o kadar seri olmuştu ki kedi uçan köfteyi fark edememiş dolayısıyla peşinden gitmemişti. merve, mahmut’un bakışlarını üzerinde hissettiğinden ona bakmaya cesaret edememiş ve daha bir şey söylemesine fırsat bırakmadan ikinci bir köfteyi kediye kurban etmek yerine uçan köfteyi konduğu yerden alıp koku çengeline kediyi de takarak beş-altı adım öteye bırakmıştı. kedi nihayet istediğine kavuşmuş, büyük bir iştahla köfteyi kemirdiği sırada mahmut dakikalardır oyalandığı muhatabını kaybettiğinden yeniden suskunluğa gömülmüştü. merve acele etmesi gerektiğini biliyordu. çabasının sonuç verdiğini gören kedi her an köfteyi bitirip ikincisi için savaşmaya gelebilirdi.
“tamam anladık ki senin kedilere karşı fobin var. sonuçta bunda mantık aramak da mantıksızlık olur.” dedi merve ve daha önce izledikleri, insanların sıradışı korkularıyla yüzleştirildikleri bir televizyon programına gönderme yaparak devam etti:
“biliyorsun hardaldan, ne bileyim turşudan falan korkan insanlar da var.”
“ya saçmalama merve! hardalı, turşuyu tabağına koyunca yanındaki yemeklere saldırmıyor. ayrıca onların küçük, sivri dişleri de yok!”
mahmut merve’nin suratında belli belirsiz bir gülümseme yarattığının farkına vardığında son cümleyi kurduğuna biraz pişman oldu ama artık çok geç olduğunu biliyordu. merve’nin içinden sanığa istediğini söyletebilmiş bir avukat gururuyla “başka sorum yok sayın hakim” demek geldi ama buna gerek olmadığını o da farketmişti. bundan sonra çok az konuştular. mahmut önündeki soğuk köfteleri göstererek merve’ye “al bunları da ver ona. iştahım kaçtı zaten” deyip garsona da hesabı istediklerini belirten bir işaret yaptı. merve diğer köfteleri de kediye servis ettiğinde mahmut masadan kalkmış gitmeye hazır bekliyordu. kısaca vedalaşıp ayrıldılar.
mahmut eve dönüş yolunda yemek yemiş olduğu halde sigara yakmadı, eve gidene kadar bekledi. eve gider gitmez kendini kanepeye atıp televizyonu açtı. ekranda, küçük sivri dişlilerin sakarlıklar yaptığı komik, kısa vidyolar belirdi. mahmut kısa bir süre hareketsiz kaldı. daha sonra yayın süresinin %90′ında ekranda yeşil renginin hakim olduğu kanala direkt geçiş yaptı. bir sigara yaktı ve uzun uzun içine çekti.



