mahmut’la sohbetler – 2

mahmut’cum çay koydum bak, burada. soğutmadan iç.

hani döndün ya sen artık, biliyorum öyle tam da dönmedin, seni geri kaçırmaya da niyetim yok ama baştan konuşup anlaşmamız lazım seninle. başka türlü ben de söz veremem yine bir bütün olmaya ama sanıyorum ki sen de ben de tecrübe ettik bütün olmadığımızda aslında olamayacağımızı. hayır, seni korkutmaya çalışmıyorum. tehdit mi? asla! senin için ne diyorsam kendim için de aynısını düşündüğümden, belki de daha çok kendimi düşündüğümden. tam olmayınca, olmanın da anlamı kalmıyor be mahmut. öyle olalım, böyle olalım ama biz olalım, yabancı durmayalım. sen en yakın arkadaşımdan bile daha yakınsın ya bana, uzaklığın da bir o kadar koyuyor.

senin yerini doldurmaya çalıştığım doğrudur. asla bir bütün olamayacaklarıma, olabilirmişiz gibi davrandım. sonucu tahmin edersin sanırım. geldiler yerleştiler o geniş, rahat boşluğa, hava gibi, genleştiler verdiğim hacim kadar. esen her rüzgar alıp onları da götürür diye korktum. ben korktukça da rüzgar esti, hep biraz biraz aldı gitti. onların ne geldiklerinden ne gittiklerinden haberleri oldu…

yokluğunda yapmadığım alınganlık, saçmalık kalmadı. mahmut vazgeçmiş benden, gitmiş, kim gitmesin ki! tamam tamam, biliyorum pişmansın, elinde değildi, benim de hatalarım, ihmalkarlıklarım oldu. neyse girmeyelim oraya tekrar.

bak mahmut! bak da öyle sıkılgan sıkılgan bakma suratıma. şimdi söyleyeceklerim çok önemli. bazı konularda mutabık olmalı ve bundan sonra hiç olmazsa az biraz istikrarlı davranmalıyız. sen kafana göre, ben kafama göre olunca olmuyor o iş.

öncelikle, biraz dışarısı hakkında konuşmak istiyorum. seninle her meselemiz içeriden çözülecek gibi değil. dışarısı dediğim tabi ki çevremizdekiler, yakınlarımız, arkadaşlarımız, ailemiz vs. diyeceğim şu, öyle herkese bana davrandığın gibi davranma artık. ben bile sıkılıyorum herşeye bir şey bulup söylemenden. bazen mutluysam sadece mutluluğu, üzgünsem sadece üzüntümü yaşamak istiyorum.

bak, yaşamak zor zanaat bunu sen de biliyorsun, herkes kendine göre doğrular tutturmuş yaşıyor işte. soktuğun çomak sana küçük görünebilir ama soktuğun yer de önemli be mahmut. öyle ya da böyle işliyor işte, sendeki çomak değil kürdan olsa da öyle bir yere denk geliyor ki çarkların arıza vermesi işten değil. hassas düzenekler bunlar, kendimden biliyorum, bazen ne o müdahaleleri kırıp geçmeye gücü oluyor insanın, ne de uzun uzadıya, enine boyuna düşünüp taşınmaya.

ne bu böyle tepeden bakmalar, yok büyük resmi göreyim, göstereyim hevesleri. git kendi resmini gör bakalım uzaktan görebiliyor musun. tamam aklına geleni tutamayan birisin biliyorum da söylemenin de bir adabı var, yeri var, zamanı var. ne kadar sabırsız biri oldun çıktın. ne bu telaş? kimsenin sana göre mükemmel olmaya da ihtiyacı yok, tamam mı? öyle “ben lafımı ortaya koydum alan alır almayan kendi bilir” havası da pek serin ben sana söyleyeyim, insanın içini titretiyor. duyan da psikolog olmuşsun, mesleki deformasyona uğramışsın zanneder.

tamam, endişelerini anlıyorum, sevdiğin, önemsediğin insanlar bunlar, bazen sadece zarar görmelerini engellemeye çalışıyorsun, bazen de onlardan dolayı başkalarının zarar görmesini. niyet iyi güzel ama bir laf vardır hatılatırım; “cehenneme giden yol iyi niyet taşlarından örülüdür” diye. yani sıyrılmak kolay değil o işten öyle. had, hudud bilmek lazım. üstelik sandığının aksine öyle bambaşka bir bakış açısı falan da yaratmıyorsun. zaten çoktan düşünülmüş hatta savunma geliştirilmiş düşünceler seninkiler de. sen nasıl anlatırsan anlat, nasıl ifade edersen et, muhatabının kafasındaki yargıç tercüme ediyor senin söylediklerini. haa sakın zannetme ki, kendini, niyetini tekrar tekrar anlattığında anlaşılacaksın. zaten farketmişsindir hep bir şekilde konu asıl meseleden çıkıp, bu müdahalelerin gerekliliklerine gelip saplanıyor. orta sahada paslaşmak niyetindesin belki ama konu bir başkası ile ilgili olduğundan maça diğer yarı sahada başlıyorsun aslında. e kontratak kaçınılmaz son oluyor. (keşke top oynayarak iletişim kursak ya aslında, en fazla gol yeriz. sözlü iletişim boktan bir şey, yargılar, önyargılar, simgeler, semboller, anlamlar, kelimeler, heceler, noktalamalar… bak çok takılma işte oralara, iletişim dediğin, anlamak anlatmak dediğin cümle kurmak değil çoğu zaman aslında. bak şimdi parantez açıp asıl diyeceğimi dedim, iyi mi?! çıkayım bari…)

arkadaşlarının, yakınlarının onlar ne yaparsa yapsın, senin onların yanında olduğunu bilmelerine ihtiyaçları var, başka bir şeye değil. tıpkı senin, benim gibi. üzgün olduklarında, aşık olduklarında, hata yaptıklarında, terk edildiklerinde, sana haksızlık yaptıklarında, kendilerine göz göre göre zarar verdiklerinde bile. dürüstlük, açıklık, samimiyet de herkes için aynı şekilde tanımlanmış şeyler değil. bodoslama girme şu çarkların arasına, faydandan çok zararın oluyor, hem bana, hem de diğer yakınlarına.

aslında bunlar biraz da kendini küçümsediğinden oluyor. zamanında o kadar söylendin de bir tesirini görmedin ki şimdi de olmaz gibi geliyor belki. milyar tane kafadan biri seninki de. ama işte önemsendiğini bil, bazen beklediğinden de fazla. tesirini az biraz tartıp, ölçüp gir şu işe.

e mi mahmut’cum? bu konuda anlaştık umuyorum.

çayını tazeleyeyim. daha çok konumuz var…

 

mahmut’la sohbetler – 1

hoşgeldin mahmut! seneler oldu, inanamıyorum. herkesin ağzında bir mahmut’tur gidiyor ama sen yoksun ortalarda. beni mahmut diye çağıran var, inanır mısın?  hakları da var. sen benden bir parçasın ama bu sadece senin varlığını bana bağımlı kılan bir şey değil, biliyorsun bunu da, bilmiyormuş gibi yapma, sen gidince bir parçamı da alıp gidiyorsun, ben de eksik kalıyorum mahmut.

moda’ya taşındığından beri bir haller oldu sana. biliyorum buralardasın ama hep buralardasın hiç burada olmadın son bir kaç senedir. moda’nın modası mıdır bilmiyorum, kafan hep çok büyük sayılarla sıfatlandırılan hallerde. ben 1.000.000’un hangi sıfırı olayım, tabi sen de haklısın.

şimdi geldin, bu-ra-da-sın ama eskisi gibi olamamasından korkuyorum mahmut, olamayacağı da gün gibi açık ya zaten, benim de asıl korktuğum bu halimizi kabullenememek galiba. neyse dur bakalım… ne oluyorsa korkulardan oluyor. hani “geldim artık buradayım, sırtın yere gelmez” dedin ya, nasıl ihtiyacım var buna inan bilemezsin. “bir daha bırakma beni” diyeceğim, diyemiyorum, sana bile diyemiyorum.

ama duuuur! madem geldin, madem buradasın, hazırsın dinlemeye, geç otur karşıma da dinle bakalım. sana söyleyecek çok şey biriktirdim mahmut, öyle böyle değil. sen yokken seni düşünmedim mi sanıyorsun? ne yaptığından, kiminle yaptığından, ne yediğinden, ne içtiğinden haberim yok mu sanıyorsun? gideceksen de öyle boş gitmek olmaz! al şunların birazını üstümden sonra git nereye gideceksen, hatta al bunları olabildiğince uzağa bırak.

sonra geri gel ama, tamam mı mahmut?

bu günlerde…

…biraz değişiğim. kendime yabancı kaldım desem yalan olmaz. bir türlü alışamadım, barışamadım. zaten alışılacak gibi de değilim. hani ev arkadaşım olsam evden, patronum olsam işten kovardım beni. daha önce de mükemmel sayılmazdım ama alışmıştım, alıştırmıştım. işin tek bir iyi tarafı var; söz konusu olan bizzat kendimim. memnun olmadıklarımı değiştirebilme ihtimalim var ve bu büyük oranda benim elimde. işin kötü tarafını söylememe gerek yok herhalde; ayrılabildiğim bir şey, kapıyı çekip çıkabileceğim bir yer değil kendim. önce kabul etmeliyim bu yabancının benden başkası  olmadığını, yüzleşmeliyim ve dinlemeli, anlamalıyım. kızgınlık çok işe yaramıyor, kendime verdiğim cezalar yeni suçlar doğuruyor her seferinde.

değişmeye mecburum da aslında. dışarıda benim kontrolümde olmayan bir yığın şey olup bitiyor. şu yaşımda hala yeni duygularla tanışıyorum. kontrolden çıktığımı hissettiren de bu zaten. bunları yaşamam ve şimdiye karar bir şekilde su yüzüne çıkmamış taraflarımla tanışmam gerekiyormuş demek ki. lakin bu iş çok yorucu. geri dönme şansımın olmadığı bir yola girdim ve önümdeki engelleri aşmaktan başka çarem yok. ha şükürler olsun ki hala kendimde o gücü bulabiliyorum. hani doğru düzgün değişebildiğimden değil de ilerleyebileceğime hala inandığımdan devam edebiliyorum. güç demeyeyim de o yüzden inanç bu daha çok. şimdi biraz daha anlayabiliyorum kendiyle ilgili sıkıntıya giren insanların bazılarının neden metafiziksel hadiselerle ilgilerinin alakalarının çoğaldığını. inanç kapısı bir kez açıldı mı oradan sızan ışığa pervane gibi çekilmek işten değil. “içinde, içinde, herşey içinde…” ama değil işte.

şöyle açıklayayım kendimce. hani zaten ihtiyacın olan ve bizzat eksikliğini hissettiğin şeyler de kendinde olanlar, olması gerekenler ya zaten, hani özgüven mi desem, hayat enerjisi, sevinci mi desem, iç huzur mu desem ne dersem diyeyim, bende başlayıp bende bitiyor. hayat nasıl baktığına göre değişen bir şey. evet buraya kadar tamam anladık ama işte zaten sıkıntı yaratan da bu değil mi yani bu saydıklarımdan birinin ve genelllikle birbirine bağlantılı olmasından mütevellit hepsinin birden mevcudiyet hissiyatındaki sıkıntı. e ne oluyor o zaman, senden gayrı birinin çıkıp sürekli bakış açısının önemini hatırlatıyor olması gerekiyor sana. dünyanın en çok haksızlığa uğramış, en mazlum, en ezik, en aciz, en beceriksiz, en faydasız hatta zarar ziyan insanı olarak hissettiğin anlarda şunu diyen bilir kişilere ihtiyaç duyuyor insan,”hayır, öyle değilsin aslında. potansiyellerini kullansan tam tersi bir insan olabilirsin. hatta kendini düşürdüğün bütün bu nahoş durumlar bu hissiyatlardan kaynaklanıyor. böyle hissetmediğinde yapabileceklerini düşün ve onlara odaklan!” bilirkişi dediysem öyle kim olduğunun çok bir önemi yok aslında. beylik bir kaç laf etmiş bir kaç kişinin imzasız sözlerinden tut, burç falları bile bu işlevi görmeye başladı benim için. bazen öyle kafalara giriyorum ki beni oradan kurtaracak her kapıya her ışığa ihtiyacım oluyor. insanın uğraşı kendi olduğu zaman gerçekliklerin değişme hızı buna mecbur bırakıyor bir yerde. akış o kadar kuvvetli ki tutunacak dal buldun mu tutunuyorsun işte. çok uzun sürmese de bir o dala bir bu dala derken derken yine sürükleniyorsun da işte maksat hız kesmek…

bu günlerde yavaşlamayı başarabildim mi bilmiyorum ama tutunduğum dalların kırıldığına süphe yok. Tutunmayacaksın, kök salacaksın içine içine. O zaman sürüklenmeyi bırakıp şöyle güzel bir hayat gezintisi yaparsın, ayakların yere iyice basa basa, hissederek…

not: mahmut diyor ki, “ben yoktum ya ortalarda, kendine yüklendin tabi. döndüm ya, artık sırtın yere gelmez.”

tembellik hakkımız söke söke… amaaan kim uğraşacak şimdi

neredeyse herşeyin bir teslim tarihi var. nedir bu acele bu telaş anlamış değilim… bense her geçen gün biraz daha fazla zamana ihtiyaç duyuyorum. bana göre her yıl günlerin bir saat artması gerekiyor. hesaplarıma göre bu aralar günlerin 54 saate çıkmış olması fazladan bir şeyler yapabilmem için ideal. fazladan derken… işten güçten arta kalan vakitlerden bahsetmiyorum, bilhassa işten güçten bahsediyorum.
günler nasıl da geçip gidiyor hayret ediyorum. daha sabah derken öğlen, öğlen derken akşam olmuş oluyor. zaman bu kadar hızlı geçerken nasıl iş halledebilirim ki. en başta zaman programı bozuyor, oyun bozanlık yapıyor. programlı çalışmak… düşüncesi ve söylenişi bile beni irite ediyor. programlı olan herşeye alerjim var sanki. programlı olmak demek belli bir periyotla aynı şeyleri tekrarlamak demek. insanız sonuçta. duygularımız, düşüncelerimiz her gün her an değişebiliyorken, insanın başına bir yığın şey gelebiliyorken programlı olabilmek gerçekten mümkün olabilir mi? üstelik yarın ne yapacağımı bugünden biliyorken yaşamanın ne zevki kalır? ama çalışmak böyle bir şey işte. bu dünya sizden çalışmanızı bekler. çok normal bir şeymiş ve olması gereken buymuş gibi hergün aynı şeyleri sorgulamadan yapmanızı ister. ama tabi ki emeğinizin karşılığını alırsınız. para denen şeyle…
para ile bir çok şey yapılabildiği söylenir. ne gariptir ki bu çeşitlilikten en az faydalananlar en çok çalışanlardır. çalışan insan adı üzerinde çalışan insandır. kazandığı parayla yapabilecekleri yaptığı işi devam ettirebilmesiyle sınırlanmıştır. peki çalışmayanlara ne mi olur? yaşadığı yere göre değişir ama şu büyük bir ihtimaldir ki toplumdan dışlanır ve ayıplanır. çalışmamak bir şey yapmamak, asalak olarak yaşamak olarak algılanır. dilencilerin nispeten genç olanlarına “sapasağlam adamsın gidip çalışsana” dendiğine en az bir kez rastlamışsınızdır. bir şey yapmak, insanlığa, dünyaya faydalı biri olmak, bir şeyler katmaktır. insanı hayvandan ayıran şeydir. insan yaptıklarıyla değerlenir ve yeteri kadar iyi bir şeyler yaparsa öldükten sonra bile anılır… hepsi saçmalık. öncelikle çalışan insanların kime ne faydası olduğunu tam olarak anlayabilmiş değilim. bir çok insan aslında diğerleri daha az çalışsın diye çalışıyor. geçinmek ya da para kazanmak için çalışıp da adı sanı duyulan birini ben bilmiyorum. daha çok tutkuları, merakları ya da doğuştan sahip oldukları yetenekleri yolunda ilerleyen insanların ismini hatırlıyoruz ve en çok da onları değerli buluyoruz. bunlardan birine sahip olmadığı için kimse suçlanmamalı. ayrıca şu anda altından havuzunda yüzüyor bile olsa bilmemne bankasının genel müdürünün ne çok faydalı bir insan olduğunu söyleyebiliriz ne de isminin saygıyla anılacağını.
otobüs şoförleri, fabrika işçileri, plaza insanları ve daha bir çokları hepsi neredeyse hergün şikayet ettikleri iş yerlerine gelir ve sevmedikleri işlerini yaparlar. neredeyse bir tür işkencedir bu ama tercihe bağlı olduğu için pek de öyle düşünülmez. yani eğer bir otobüs şoförü işini sevmiyor ve şikayet ediyorsa bunun sebebini asla, çalışmak zorunda olduğu bir düzende aramaz, herkes gibi bağlı bulunduğu kurumun idaresinden, aldığı maaş ile emeğinin karşılığı arasındaki dengesizlikten, çalışma koşullarından falan bahseder. tıpkı plaza insanlarının ya da fabrika işçilerinin ya da devlet memurlarının, öğretmenlerin, doktorların, avukatların, mühendislerin, mimarların ve diğerlerinin yapacağı gibi. hatta bazen hak arayan bir meslek grubunun diğerleri tarafından “bunu bile beğenmiyorlar. beğenmiyorsan başka yerde çalış kardeşim. bak bizim gıkımız çıkıyor mu?” diye azarlandığı, ayıplandığı olur. herkes birbirine özenir ve kimse olduğu şeyden ve yerden memnun değildir. sanki herkes yanlış yerdeymiş ve herkes birbiriyle yer değiştirse sorun çözülecekmiş gibi…
şimdi bir soru soracağım: neden çalışıyoruz? öncelikle akla gelen cevap tabi ki para kazanmak olacak. bu para konusuna da takığım hayatın olmazsa olmaz bir gerçeği olarak düşünüldüğü için ama o konuya tekrar tekrar girmek istemiyorum. sadece bu paranın yeterli bir motivasyon olup olmadığını sorgulayacağım. para olmazsa ne yemeğin ne evin olur aç kalıp donup ölürsün diyeceksiniz. peki hayatta kalmanın temel gereksinimlerini karşılamak için çalışıyorsak pardon da nerede kaldı bizim hayvanlardan farkımız? daha 6-7 yaşından itibaren iyi birer çalışan olmak için eğitilmeye başlıyoruz. sonsuz gibi gözüken mesleklerden güya kendimize en uygununu seçiyoruz. bu bizim en büyük özgürlüğümüz: işkencelerden işkence beğenmek. üstelik bir çoğumuz seçtiği mesleği(işkenceye) yapma(maruz kalma) şansına bile erişemiyor. herneyse, diyelim ki düşündüğümüz şey olma fırsatını yakaladık ve çalışmaya başladık. bu, artık kimseye yük olmadan karnımızı doyurabileceğimiz, barınacak bir yer bulabileceğimiz anlamına geliyor. hmm bunun anne aslanın yavrularını avlanma konusunda eğitip bir gün terkedip gitmesini çağırıştırıyor. genç aslanla benim aramdaki fark ne biliyor musunuz? o acıktığında yiyeceği şeyin peşine düşüyor bense yiyeceğim şeyle alakası olmayan bir yığın şey düşünmek ve yapmak zorunda kalıyorum. ama sonuç aynı, o da ben de bazen aç kalıyoruz ama hayatta kalabilecek kadar karnımızı doyuruyoruz. ha tabi şimdi insanın sosyal bir varlık olduğundan ve diğer ihtiyaçlarından bahsedeceksiniz. çalışmaktan yapmaya vakit kalmayan ihtiyaçlardan… (örneğin sanat bunlardan biriyse, geçim dertleri olmasaydı en azından gerçek sanatçıların eserlerini biz diğerleriyle paylaşmak için herhangi bir karşılık gözetmeyeceklerini tahmin ediyorum.)
çalışmadığım ve uzun sayılabilecek bir süre hiç bir formal ya da informal bir iş görmediğim zaman içimi tatsız bir his kaplıyor. bunun tümüyle benden kaynaklandığını sanmıyorum. yani bana bıraksalar ben böyle mutluyum. içimde kendini ifade etmek için resim yapmamı, şiir ya da roman yazmamı bekleyen ya da tatmin edilmemiş bir işe yarama arzusuyla yanıp tutuşan bir tarafım yok. kendimden bilimsel buluşlar, şaheserler, sportif rekorlar ya da ruhani bir aşkınlık beklemiyorum. bazen canım gerçekten sıkılıyor ve bir şeyler üretmek istiyorum. o zaman da yapıyorum bir şeyler, geçiyor. o ürünlerden de kendilerinden başka bir şeyler beklemeyi öğrenemedim bir türlü. onlar o an yapılmak istendikleri için yapıldılar ve başka hiç bir şeye hizmet etmiyorlar kanımca. diğer bir deyişle görevleri yapılmış olmaktı yalnızca. ama herkes hobisini gelire dönüştürme peşinde. ben de bir aralar bunun iyi bir fikir olduğunu düşünmüştüm. ama şimdi hobi ürününün ortaya çıkışı ya da hobinin icra edilme süreciyle bir türlü bağdaştıramıyorum şu para kazanma meselesini. olmuyor, kesişmiyorlar bir türlü.
işin bir kötü tarafı daha var. belki gerçekten bu kadar da tembel değilim. belki gerçekten içimde keşfedilmeyi ve dışarı çıkmayı bekleyen bir şeyler var. mesela şu anda yazdığım bu yazı gibi. kime ne faydası olacağı umrumda değil, faydasının olup olmayacağı da ama bunları da elimden alan, yapmamı engelleyen bir şey var. tamam biliyorum o da benim ancak birazı daha uzaktan, dışarıdan bir yerlerden gelip bana yapışmış, bir parçam olmuş bir rehavet durumu bu. çoğu zaman yaşadığım bir his var, yapmam gerekenlerle yapmak istediklerimin ikileminden kaynaklanan. yapmak istediklerimi yapamıyorum çünkü onlardan önce yapmam gerekenler var; bir şey yapılacaksa öncelik onlarda olmalı. teslim tarihleri, sorumluluklar, sözler, alacaklar, verecekler vs… ancak o kadar isteksizim ki yapmam gerekenleri de çoğu zaman savsaklıyorum hatta bunu bu gerekliliklere karşı takınılmış bir tavır, bir ayak direme olarak yapıyorum. ancak bu yapmak istediklerime vakit yarattığım anlamına ne yazık ki hiç bir zaman gelmiyor. önceden herşeyi sıraya koyuyorum ve en baştakiyle beraber hepsini birden erteleyip duruyorum. ertelemekten o kadar yoruldum ki zaman dursun da biraz rahat nefes alayım istiyorum. bu kadar sıkılmışken yaptığım hangi işten hayır gelir ki? acaba diyorum şu gereklilikler olmasaydı ya da daha doğal, daha makul ölçülerde olsalardı nasıl bir hayatım olurdu? ve ben sürekli bir şeyler yapmam gerektiğini düşünmezken acaba daha çok şey yapan biri olur muydum? gerçekten neye ihtiyacım olduğunu, ne için çalışmam gerektiğini bile hala kafamda netleştirebilmiş değilim. bu dünyadan ne beklediğimi bile bilmeden bir şeyler elde etmeye çalışıyorum ya da illa ki kafamı buna yoruyor, formüller bulmaya uğraşıyorum. oysa biliyorum ki dünya benden işte tam da bunu bekliyor.

yazmak zor şey…

yazmak zor şey. bir şeyi düşündüğünde, kurduğunda, o akışı, güzelliği, hızı heyacanı sen boz, git sonra otur onu yaz… düşündüklerini hatırlamaya çalış işin yokmuş gibi. çok sıkıcı. onun da iyi bir şey çıkacağı bile belli değil. kelimelere dökmek kolay iş değil. beyninde kelimelere eşlik eden imajlardan yoksun, düşünürken sana fevkalade gelen şeyin başkaları için de öyle olmasını sağlayacaksın. yoksa yazmanın ne anlamı var ki. örneğin şu anda bunun gibi bir durumun içindeyim. aklıma iyi bir fikir geldiğini düşündüğüm andan itibaren yazma düşüncesi de aklımda. ama bir türlü yani hikayeyi kafamda bitirene kadar oturup da yazamadım. e peki bitirdim de ne oldu? oturdum da şimdi ne yazıyorum? zaten işin içine başka şeyler girince sonu da, daha fazla sürerse hatırlayamayacağım korkusuyla bir çırpıda geliverdi. çok da fevkalade olmadı tabi. ayrıca hikaye bittiğinde yazmanın da anlamı kalmamıştı. sanırım şu anda yaptığım şey hem daha zevkli hem de daha anlamlı… aslında bir o kadar da anlamsız. yine de, ey okuyucu benim sözüme ne kadar güvenirsin bilmiyorum ama a ha bak buraya yazıyorum -ve bu sefer tükürüklediğim parmağımla havaya değil de gerçekten a ha buraya yazıyorum- şu an bir nevi beynimin içindeki düşünce akışına şahitlik yapıyorsun. bildiğin aklıma geldiği gibi yazıyorum. bazen duraksadığım oluyor ama mümkün olduğu kadar da yapmamaya çalışıyorum. şimdi mesela acaba duraksadığımda ne düşünüyorum diye düşünüyorum. bilmiyorum doğrusu… düşünmeden insanın bir saniyesi bile geçmez derler ama sanki o aralar hakikaten boş. hatırlamıyorum ya da… demek ki önemli bir şey değlimiş. neyse bu bir yere gitmeyecek belli. gitmese de olur herhalde. e ben gideyim o halde. ya da sen git artık okuyucu… çık git beynimden… güle güle… yine gel…

(sonradan ekleme çıkarma yapılan bir kelime olmamıştır, sadece imla düzeltilmiştir.ayrıca söylemeden edemeyeceğim, yazar burada bloga yazamadığı uzun sürenin çoğunda neden yazamadığını okuyucularıyla paylaşmak istemiş ve vatan sevgisinden bahsetmiştir.)

“durum vahim” – 6, belki de 7 sene öncesinden bir yazı

‘durum vahim’ dedim kendi kendime. sürekli bu cümleyi içimden tekrarlayıp duruyordum zaten. kendimi iyi hissettiriyor olmalı. evet son söylediğimden bu yana da bunu düşünüyorum; neden durum-um-un vahim olduğunu düşünmek kendimi iyi hissettirsin ki. belki de aklıma takılan alelade, diğerlerinden farkı olmayan bir cümledir. üstelik tekrarlarken her seferinde anlamını düşündüğümü sanmıyorum. yani şu bir kez duyuldu mu hemen ağza dolanan, düşünecek olsanız asla kurmayacağınız, sizinle alakası olmayan, saçma sapan şarkı sözleri gibi. yine de negatif bir cümle seçmemin bir anlamı olmalı. belki biraz içgüdüsel…  ya da biraz zor durumda kalınca en kötüsünü düşünmek eğilimimden kaynaklanıyordur. durumum gerçekten de vahim değil. ama sürekli bunu tekrarlayarak bu cümlenin anlamını yitirmesini ve durumum gerçekten vahim olduğunda bunun bana -özellikle kötü- bir şey ifade etmemesini umuyorum sanki. belki de gerçekten durumu giderek vahimleştiriyorumdur.

‘durum vahim’

ah hayır. üzerinde düşünmek bile ondan kurtulmama yaramadı. pekala, biraz daha devam edeyim. belki geçmişe gitmeliyim. evet, geçmişe gitmek hep işe yarar. peki ne kadar? çocukluğuma dönecek halim yok. bence iki gece öncesi bile yeterli olabilir. ah evet. yine o aklımı kaybetmek için kadehlerce içki içip ertesi gün morarıklarımı farkedip neden bütün gece ayağı takılıp düşenin hep ben olduğumu sorguladığım cumartesi gecelerinden biri. oysa ben dengemi değil aklımı kaybetmek istemiştim. ne yazık ki hiç bir şey mükemmel değil ve yan etkileri var.

ah evet hatırlıyorum. bu kötü. bence bütün yan etkiler kötü değil. mesela sarhoş olduğumda yaptığım ya da söyledeğim acayip şeylerden bihaber olmak ertesi gün hissettiğim pişmanlık duygusunu biraz hafifletiyor. tabi ‘dün neler yaptın hatırlıyor musun?’ sorusuna beklenen ‘hayır’ cevabını aldıktan sonra hevesle benimle ilgili tüm o acayiplikleri anlatan ve şaşırmamı bekleyen arkadaşlardan uzak durmak koşulu ile. her neyse. zaten bu sefer hatırlıyorum ve kötü olan da bu. diğer yandan filmi koparacak kadar sarhoş olamadığımdan çok acayip bir şey yapmadığımı da söyleyebilirim.

bir arkadaşımın bana ‘sen akıllı kızsın’ dediğini hatırlıyorum. ‘akıllı’ olmakla ‘akıllı kız’ olmak arasında fark vardır. bunu bir kıza ancak bir erkek söyler. bu cümle kocaman bir kıyaslamadır. akıllı olmaması beklenen ve onları şaşırtmayan diğer kızlarla yapılmış bir kıyaslama. sana farklısın der ama bir yandan da kayıtsız şartsız bir gruba dahil edip o gruba dair edinilen kıstaslarla değerlendirir.

bu lafı o kadar sık duyuyorum ki bana kendi anlamının dışında şeyler ifade ediyor. sanki başka bir şey diyemedikleri için aklımdan bahseder gibiler. bazen en kıro haliyle ‘gözlerin çok güzel’ i bile tercih ederim. üstelik gözlerimin güzelliğini kanıtlamak için bir şey yapmam gerekmez. doğuştan vardır işte belki bir süslerim o kadar. ama biri bana aklımdan bahsettiği zaman akıllı olmam gerektiğini söylüyormuş gibi hissediyorum. ‘senin özelliğin bu kızım; akıllısın. o da olmazsa ne yazık ki bir özelliğin kalmayacak.’ der gibiler. üstelik onlarla aynı fikirde değilim. belki aklımdan kurtulmaya çalışmak yerine onu kabullenseydim bu söz omuzlarımı bu denli ağrıtmazdı. sanırım ben de bu ünvandan ve bana yüklediklerinden kurtulmak için olsa gerek tam bir salak gibi herkesi çok sevdiğimden falan bahsettim. bu yalan değildi ama 5 gün önce olsa nefretimi anlatıyor olurdum. ama son bir kaç gündür ‘diğer’ lerine karşı kayıtsız kalamadığımı farkettim. sevgi, nefret ya da daha kompleks bir şeyler hissetmem gerekiyor. ne de olsa herkes gibi ben de duygu bağımlısıyım. ben de, diğerlerinin hislerini kontrol edemeyeceğim için en azından benim için varolmasına izin verdiğim insanlar için sevgi duymaya karar verdim. aslında hissettiklerimde bir şey değişmedi. zaten hiç bir şey iki ayrı kutuba konacak kadar basit değil. ben sadece onları sevdiğimi söylüyorum. bunun anlamı sanırım şu: “ben sizden daha akıllı olduğumu düşünmüyorum. bunu düşündüklerimle zaten bir ilişkim olmamasına özen gösteririm. yani siz benim için seçilmişsiniz, sayınız çok az ve size ihtiyacım var. sizin de benim gibi ihtiyaçlarınız, zaaflarınız, duygularınız ve egonuz olduğunu biliyorum, o yüzden size karşı merhametli ve sabırlıyım ve buna değmeseniz bile ben elimden geleni yapmış olacağım. tabi ki kendim için… gardımı indirmiş sayılmasam da kartları açık oynuyorum, benden korkmanıza, benden çekinmenize gerek yok. üstelik ilgiyi kısa sürede kaybedecek kadar kolay elde edilirim. hepimiz nasıl olacağını bir türlü kestiremediğimiz bir mutluluk peşinde, sürekli bir alışveriş halindeyiz ve ben reklamlarıyla çoktan dikkatinizi çekmiş, nihayet raflara düşen, pahalı tasarım harikası değilim. ben, yeni tasarım harikası uğruna vazgeçebildiğiniz ama eğer yeni ürün işe yaramazsa geri döneceğinizi bildiğiniz, güvendiğiniz malın tekiyim. günlük hayatınızda benim üzerime düşünmezsiniz. bunu biliyorum çünkü çoğu zaman ben de hakkınızda alışverişte aldıklarımın üzerine düşündüğümden daha fazla düşünmüyorum, düşündüğüm zaman da çok geçmeden aslında herşeyin yine kendimle ilgili olduğunun farkına varıyorum. herkes kendisiyle bu kadar meşgulken kimse için işleri biraz daha zorlaştırmanın alemi yok çünkü biliyorum ki kendinizi tanımlarken bile bana ihtiyacınız var; tümüyle kayıtsız değilsiniz, olamıyorsunuz. tıpkı benim gibi. sizi seviyorum çünkü kendimi sevmek istiyorum.”

işte anlamı bu.

‘durum vahim’

evet şimdi biraz daha anlam kazanmaya başladı. i̇şte bu da kötüye işaret. başta anlamı olmalı ama sonra hissettirdiklerinden hoşlanmadığım için tekrarlayarak anlamını yitirmesini sağlamalıydım oysa ben, benim için anlamı olmayan bir cümle seçip, üzerinde düşünerek bana can sıkıcı bir şeyler ifade edene kadar tekrarladım. sanırım artık bunun yerine ‘herkesi seviyorum’ demeliyim. bir çok kez.

herkesi seviyorum

herkesi seviyorum

herkesi seviyorum

bu çok iğrenç…

dışarısının küçük, sivri dişlileri ve mahmut

mahmut çay içerken her çay bardağına karşılık bir sigara yakar. kahve için de bu geçerlidir. alkol alırsa o kadar çok içer ki bunu, zamanında ecnebilerin mahmut’un ırkına mal ederek söyledikleri söz ancak karşılar. sokakta yürürken illa ki yakıp takar ağzına bir tane, yürüyerek boşa harcadığı zamanı sigara içerek değerlendirir. ve tabi ki her öğünden sonra tıka basa doldurduğu midesinde hem aşırı kalabalıktan hem de öğütülme korkusundan paniğe kapılmış yiyecekleri, üstlerine duman çekerek sakinleştirir. mahmut sigarayı sever. içtiği her sefer ayrı bir ritüeldir. ne kadar çok içerse içsin hepsinin bir sebebi vardır. kederlidir içer, sevinçlidir içer, heyecanlıdır içer, sıkıntılıdır içer, yapacak şeyi yoktur yine içer.

“içeri mi oturmak istersin dışarı mı?” diye sordu merve. aslında yaz-kış dışarıda oturmaya meraklı birisiydi ve mahmut bunu bilecek kadar tanıyordu onu. nezaketen sormuştu ve onun da nezaketen “dışarıda” demesi gerekiyordu belli ki. o da öyle yaptı. nitekim yemekten sonra ve belki de siparişin verilmesiyle yemeklerin masaya ulaşması arasındaki can sıkıcı sürede sigara içecek olması, sigara yasağıyla birlikte dışarıda oturmak için çok geçerli bir sebep haline gelmişti. yine de ona kalsa yemek boyunca içeride oturmayı tercih ederdi.

ne zaman bozulmuştu kimse bilmez ama mahmut’un dışarısıyla arası bir türlü düzelmiyordu. dışarısı ya gözüne güneş ışınlarını sokuyor ya birden sert esmeye başlayıp onu hazırlıksız yakalıyor, ya da etrafta ne kadar haşerat, hayvan varsa üzerine salıyordu. mahmut ‘ev’in ideal şartlarını arıyordu böyle zamanlarda. çünkü mahmut en az sigara kadar evde olmayı da seviyordu.

mahmut nihayet önüne gelen köfteyi büyük bir iştahla yemeğe başlamış, hatta çok kısa bir sürede yarılamış olduğu sırada merve, büyük bir zihinsel mücadele sonucunda sipariş ettiği devasa tabaktaki salatasına ağır ağır döktüğü yağ, sirke ve limona, sadece gözleriyle gramı gramına tartabilecek bir yeteneğe sahipmiş gibi dikkatlice bakıyordu. her birinin miktarı dergilerin ve gazeterin sağlık köşelerinin aracılığıyla duyurulan bilimsel araştırmalar sonucunda  belirlenmişti ve birinin biraz fazla kaçması salata tabağının patlayıp etrafa saçılmasından bile büyük bir felakete yol açabilirdi. ancak bu büyük dikkat ve özen, ağzı tıka basa dolu olduğu için onu dinlemekten başka çaresi kalmamış olan mahmut’a son dedikoduları anlatma fırsatını değerlendirmesine engel olmamıştı. mahmut’a göre ise işin güzel tarafı ağzında yemek olan birinin nezaket kuralları çerçevesinde konuşmasının da beklenmemesiydi. mahmut merve’nin anlattığı, bir çoğunu saniyesinde unutacağı bir çok detayla süslü hikayeleri dinlemekte tecrübeliydi. en azından dinliyormuş gibi yapabiliyor hatta bazen gerçek olmasa bile ilgi gösterip doğru yerde doğru soruları sorabiliyordu. mahmut, merve’nin anlattıklarından çok onun konuşmasını severdi. hatta sigara ve ev rahatlığı kadar vazgeçilmez olmasa da mahmut merve’yi de severdi. tanıdığı diğer kadınlar arasında en çok onu anlayabildiği için sevdiğini söylemek yanlış olur ama en azından yanındayken anlama ihtiyacı duymama rahatlığını gösterebildiği çok az sayıda insandan biriydi. oysa merve en az dışarıda oturmayı sevdiği kadar anlamayı ve anlaşılmayı da seviyordu.

dışarıda hava mevsim normallerinde seyrediyordu. güneşliydi ancak oturdukları yer gölgede kaldığı için bu onları rahatsız etmiyordu. hafif bir esinti ihtiyaç duydukları serinliği yaratıyor ama saç baş dağıtacak kadar abartmıyordu ve şimdilik ortalarda uçan-kaçan, ne kanlarından ne de nihayet masaya ulaşan yemeklerden medet uman canlılar görünmüyordu. mahmut, neredeyse bugün herşeyin iyi gittiğini, ya da en azından kötü giden bir şey olmadığını farkedip, durduk yerde mutlu olması söz konusu bile olmasa da, sıkıntı yaratan bir çok şeyi unutturma ihtimali yaratan ufak bir kıvılcımı alevlendirecekti ki aniden dışarısıyla arasındaki husumetin en büyük aktörüyle göz göze geldi. nasıl da unutturmuştu kendini. oysa şimdi en fazla 50 metre öteden mahmut’un gözlerinin içine bakıyordu. yanında bitivermesi an meselesiydi. mahmut ilk önce gözleriyle kediye gelmemesi gerektiğini anlatmaya çalıştı. kedinin kendi gerçekliğinde ise gereklilikler çok farklıydı; mahmut’un bakışları onun için “o kokusunu aldığın köfteler bende” anlamına geliyordu.

mahmut, kedi yanına büyük bir hevesle ulaşır ulaşmaz onunla konuşmaya başladı: “oğlum git bak! başka adam mı yok? amcaya git amcaya, bak orada. o da et yiyor seversin sen…” sonra dönüp merve’ye “sever değil mi kediler et?” diye sordu. merve beden dilinde tam olarak “evet” anlamına gelmeyen, daha çok “herhalde yaaaniiii” diye sözelleştirilebilecek bir hareketle onu onayladı, bir yandan salatasını ufak ufak yemeğe devam ediyordu. sanki biraz, iş ve özel hayatındaki önemli gelişmelerin aktarımının sekteye uğramasından rahatsız olmuştu. mahmut’un tüm dikkati artık kedinin üzerindeydi, yemeği bile unutmuş kediye laf anlatmaya çalışıyordu. kedi olduğu için laftan anlamayan kedi ise gözlerini dikmiş bakışlarından ve sarfettiği onca miyavdan anlamayan insana, yemeği ona vermesini anlatmaya çalışıyordu. her ikisinin de anlaşılma ısrarı dinecek gibi değildi. mahmut işi kediye tehditler savurmaya kadar ilerletti. “bak kötü olur!” diyerek işaret parmağını kaldırarak bu konuda çok ciddi olduğunu  göstermeye çalıştı.

büyük bir hevesle anlatmaya başladığı dedikoduları sonlandıramayacağını anlayan ve artık salatasını da bitirmiş olan merve nihayet duruma el koymaya karar verdi. mahmut’un diğer yarısını bir çırpıda yediği yarım porsiyon köfte ise eskisi gibi sıcak ve lezzetli olmamasına rahmen hala önünde duruyordu. “ya mahmut allah aşkına bırak da kediyi yemeğini ye. hem bitirirsen belki kedi de vazgeçip gider” dedi ama dağlara taşlara… mahmut belki de son bir aydır merve’nin ondan duyabildiği kadar laftan çok daha fazlasını son on dakikadır bir kediye başka yere gitmesini anlatmak için sarfetmişti ve daha da çabalacağa benziyordu. merve mahmut’un dikkatini çekmek için ondan daha önce kan almak için kullandığı, dolayısıyla yerini çok iyi bildiği erkeklik damarından girmeye karar verdi. “amma korkakmışsın ya. sen bildiğin korkuyorsun kediden işte! Ne oldu, çocukken kediler mi kovaladı seni?” mahmut daha gözünü kediden ayırmadan merve’nin alaycı sorusunun cevabını yapıştırıvermişti bile: “korkmuyorum kızım ben kediden, tedirgin oluyorum sadece. hayvan bu, ne yapacağı belli olmaz!” bunun, ortadoğu ve balkanların verilen en hızlı cevabı olması merve’yi şaşırtmamıştı. belli ki daha önce, daha başka kişilere de aynı cevap verilmişti. mahmut idmanlıydı ama merve’nin de pes etmeye niyeti yoktu. üstelik içinden bir ses  doğru yolda olduğunu söylüyordu. “canımcım, resmen hayvanı lafa tutuyorsun, gitmez tabi. uğraşma şu hayvanla. duruyor orada işte bir şey yaptığı da yok.”

“bak merve, sana yemin ediyorum şuraya onbin kişi beraber gelsek bu kedi gider yine beni bulur. biliyor çünkü rahatsız olduğumu resmen bilerek geliyor hayvan yanıma.”

“ay saçmalama mahmut ya, ne alakası var?”

merve, “inekler ot, kediler et yer” gibi basit ve okul öncesi bir bilgiden bile yoksun arkadaşının kedinin “asıl” niyeti hakkında bu kadar kesin konuşabilmesine şaşırmıştı. bir yandan da şu andaki tablo mahmut’u haklı çıkaran nitelikteydi. merve yine de söz hakkı doğan ancak insan ırkına malum olmamış bir dil konuştuğu için anlaşılamayan hayvanın yerine savunma yapmaktan kendini alıkoyamadı. “ayol ne isteyecek kedi senden köftelerinden başka? seni de sokakta aç bıraksınlar da göreyim!”

“ya kardeşim, ben acıkınca kedilerin yemeklerine mi saldırıyorum? ben onlara saygı duyuyorum, alan bırakıyorum. onlar da bana saygı duysun. bak o zaman hiç problem yaşıyor muyuz.”

merve bu sefer cevap veremedi. mahmut’un söylediklerinde bir yerlerde bir mantık hatası olduğunu sezmişti ama şaşkınlıktan olsa gerek bir türlü bulup da cevabını üretemiyordu. üstelik kedi ön ayaklarıyla mahmut’un sandalyesinin kenarına tutunarak her an kucağa atlama tehdidi yaşatmaya başlamıştı. mahmut sandalyenin öbür kıyısından aşağı düştü düşecek bir halde dengede durmaya çalışırken, çocuk azarlar gibi basbas bağırıyordu. merve hızlı düşünüp kısa süreli de olsa bir çözüm bulmak için mahmut’un tabağındaki köftelerden birini aldığı gibi sokağa doğru fırlattı. ancak bu o kadar seri olmuştu ki kedi uçan köfteyi fark edememiş dolayısıyla peşinden gitmemişti. merve, mahmut’un bakışlarını üzerinde hissettiğinden ona bakmaya cesaret edememiş ve daha bir şey söylemesine fırsat bırakmadan ikinci bir köfteyi kediye kurban etmek yerine uçan köfteyi konduğu yerden alıp koku çengeline kediyi de takarak beş-altı adım öteye bırakmıştı. kedi nihayet istediğine kavuşmuş, büyük bir iştahla köfteyi kemirdiği sırada mahmut dakikalardır oyalandığı muhatabını kaybettiğinden yeniden suskunluğa gömülmüştü. merve acele etmesi gerektiğini biliyordu. çabasının sonuç verdiğini gören kedi her an köfteyi bitirip ikincisi için savaşmaya gelebilirdi.

“tamam anladık ki senin kedilere karşı fobin var. sonuçta bunda mantık aramak da mantıksızlık olur.” dedi merve ve daha önce izledikleri, insanların sıradışı korkularıyla yüzleştirildikleri bir televizyon programına gönderme yaparak devam etti:

“biliyorsun hardaldan, ne bileyim turşudan falan korkan insanlar da var.”

“ya saçmalama merve! hardalı, turşuyu tabağına koyunca yanındaki yemeklere saldırmıyor. ayrıca onların küçük, sivri dişleri de yok!”

mahmut merve’nin suratında belli belirsiz bir gülümseme yarattığının farkına vardığında son cümleyi kurduğuna biraz pişman oldu ama artık çok geç olduğunu biliyordu. merve’nin içinden sanığa istediğini söyletebilmiş bir avukat gururuyla “başka sorum yok sayın hakim” demek geldi ama buna gerek olmadığını o da farketmişti. bundan sonra çok az konuştular. mahmut önündeki soğuk köfteleri göstererek merve’ye “al bunları da ver ona. iştahım kaçtı zaten” deyip garsona da hesabı istediklerini belirten bir işaret yaptı. merve diğer köfteleri de kediye servis ettiğinde mahmut masadan kalkmış gitmeye hazır bekliyordu. kısaca vedalaşıp ayrıldılar.

mahmut eve dönüş yolunda yemek yemiş olduğu halde sigara yakmadı, eve gidene kadar bekledi. eve gider gitmez kendini kanepeye atıp televizyonu açtı. ekranda, küçük sivri dişlilerin sakarlıklar yaptığı komik, kısa vidyolar belirdi. mahmut kısa bir süre hareketsiz kaldı. daha sonra yayın süresinin %90’ında ekranda yeşil renginin hakim olduğu kanala direkt geçiş yaptı. bir sigara yaktı ve uzun uzun içine çekti.